Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlarda değil, Akşehir'in şirin mi şirin bir köşesinde, ak sakallı, hoş sohbetli, gönlü geniş bir Hoca yaşarmış. Bu Hoca, her sözüyle insanlara hem güldürür hem de düşündürürmüş. Sabah rüzgarı pencereleri okşar, kuşlar dallarda neşe şarkıları söyler, güneş usulca gülümseyerek yeni bir güne uyanırmış. Hoca da her sabah erkenden kalkar, köyün işlerine bakar, bazen de eşeğine binip çarşıya pazara gidermiş.
Bir gün, akşam güneşi dağların ardına saklanırken, Hoca'nın kapısı çalınmış. Kapıda, yollardan yorulmuş, toz toprak içinde bir misafir durmaktaymış. Yüzünde uzun bir yolculuğun yorgunluğu, gözlerinde ise bir parça umut parıldıyormuş. Hoca, 'Hoş geldin sefa geldin ey misafir!' diyerek onu içeri buyur etmiş. Misafiri en güzel yere oturtmuş, ayaklarına su dökmüş, soğuk ayran ikram etmiş.
Misafir, Hoca'nın bu sıcak karşılamasına çok sevinmiş. Karnı da zil çalıyormuş yorgunluktan. Hoca, 'Soframızda ne varsa, onu paylaşırız,' demiş ve hemen mutfağa yönelmiş.

Sofraya, Hoca'nın o günkü bereketi neyse o gelmiş: Mis gibi kokan, dumanı tüten bir tas sıcacık bulgur pilavı, yanında da buz gibi bir ayran. Misafir yorgunluktan bitkin, iştahla tabağına bakmış ama göz ucuyla da sofrada başka bir şey arar gibi süzmüş. Biraz mahcup bir sesle, 'Hocam,' demiş, 'Keşke biraz da et olsaydı, şu yorgunluk üstüne pek iyi giderdi.' Misafir aslında Hoca'nın cömertliğini test etmek, belki de daha fazlasını ummak istemiş.

Hoca, o bilge gözleriyle misafirine bakmış, tatlı bir gülümsemeyle, 'Ey misafirim,' demiş, 'Eğer et de sofraya gelmek isteseydi, o da gelirdi. Demek ki o da kendi yolunu bulmuş.' Hoca'nın bu sözleri, odanın içinde yankılanmış, rüzgar pencereden usulca bir ninni fısıldamış gibi olmuş. Dere de dışarıda mırıl mırıl şarkı söylüyormuş sanki.
Misafir bu sözler karşısında önce şaşırmış, sonra Hoca'nın derin manalı cevabını anlamış. Yüzü hafifçe kızarmış, kalbinde bir huzur belirmiş. Hoca, 'Misafirlik üç gündür, üçüncü günden sonra ya dost olursun ya da yük,' diyerek misafirine hayatın basit ama derin bir gerçeğini hatırlatmış. Misafir, Hoca'nın ne demek istediğini tam olarak kavramış. Aslında önemli olanın sofranın zenginliği değil, gönlün zenginliği ve paylaşma isteği olduğunu anlamış.

Misafir, Hoca'nın bu ince dersiyle kalbinin huzurla dolduğunu hissetmiş. Ertesi sabah, Hoca'ya içtenlikle teşekkür etmiş ve yola çıkmış. Giderken, Hoca'nın sözleri kulaklarında çınlıyormuş: 'Et olsaydı, o da gelirdi.' Ve böylece, bu tatlı masalın perdesi, gönüllerin zenginliğini ve misafirperverliğin gerçek değerini anlatan bir öğüt olarak kapanmış, dilden dile dolaşan bir tebessüm bırakmış.