Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların birinde, yemyeşil ovaların, masmavi derelerin kucaklaştığı, dağların serin gölgelerinde saklı, şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, Can adında, yanakları al al, gözleri pırıl pırıl, saçları rüzgarda altın başaklar gibi savrulan, kalbi pamuktan yumuşacık bir çocuk yaşarmış. Can, sabahın ilk ışıklarıyla uyanır, güneşin taptaze kokusunu ciğerlerine çeker, kelebeklerle neşeyle kovalamaca oynar, derelerin çağlayan şarkılarına kulak verir, rüzgarın ağaçlara fısıldadığı eski masalları dinlermiş. O, doğanın her bir zerresiyle dostmuş; her ağaçla bir sırrı, her çiçekle bir selamlaşması varmış. Köy halkı Can’ın bu saf kalbini, doğa ile olan derin bağını çok sever, onun etrafa yaydığı huzura hayran kalırmış.

Bir gün, Can her zamanki gibi kendini doğanın kucağına bırakmış. Derede yüzen balıkların gümüş pullarına uzun uzun bakmış, sonra da sık çalılıkların, mis kokulu kır çiçeklerinin arasına dalmış. Tam da o sırada, yaşlı bir meşe ağacının dalları arasına gizlenmiş, gölgesinde, daha önce hiç görmediği, küçücük, narin mi narin bir varlık görmüş. Bu, adeta düşlerden fırlamış, minicik bir periden başkası değilmiş! Perinin ipekten, rengarenk olması gereken kanatları yıpranmış, telleri kopmuş, üzerindeki sihirli tozlar dökülmüş, renkleri solmuş, gözlerinde ise ufacık bir hüzün deryası varmış. Can, perinin bu çaresiz haline çok şaşırmış, kalbi sıcacık bir acıyla burkulmuş. Usulca periye doğru yaklaşmış, adımları yere değmezmiş gibi hafifmiş. O an, dere çağlamayı kesmiş, kuşlar şakımayı bırakmış, rüzgar bile nefesini tutmuş, sanki tüm doğa, bu küçük ama önemli buluşmayı sessizce izlermiş.

Can ve Üzgün Peri'nin İlk Buluşması

Can, perinin yanı başına diz çökmüş, sesi bir şelale gibi nazikçe akmış: "Ey güzel peri, neden bu kadar üzgünsün? Kanatların neden bu kadar solgun ve yıpranmış duruyor?" Peri, minicik ellerini yorgunlukla kaldırmış, sesi bir çan sesi gibi incecik ama kederliymiş: "Ah, güzel kalpli çocuk! Ben uzak diyarlardan geldim, fırtınalı bir gece beni yolumdan etti, kanatlarımda büyük yaralar açtı, sihrim günden güne azaldı. Artık uçamıyorum, yuvama, periler diyarına dönemiyorum. Sanki tüm umudum da kanatlarımla birlikte solup gitmiş gibi hissediyorum." Can, perinin bu içli ve hüzünlü haline dayanamamış. Onun minicik gözlerinde biriken pırıltılı yaşları görmüş. "Sakın üzülme," demiş Can, içten bir gülümsemeyle, "annem bana dikiş dikmeyi öğretmişti, ben senin kanatlarını tamir edebilirim! Yeter ki sen umudunu yitirme."

Can’ın gözlerinde kararlılık, kalbinde ise kocaman bir iyilik ateşi yanmış. Periye yardım etme isteğiyle dolup taşmış. Koşarak evine gitmiş, annesinin sandığından en güzel, en parlak, gökkuşağının yedi rengini taşıyan ipek iplikleri almış. Sonra da incecik, gümüş gibi parlayan bir iğne bulmuş. Perinin yanına aceleyle geri dönmüş, özenle çalışmaya başlamış. Her bir ilmekte, kalbindeki sevgi ve şefkat parlamış, parmakları ustaca hareket etmiş. Rüzgar hafifçe esmiş, Can'ın saçlarını okşamış, sanki ona fısıltıyla cesaret verirmiş. Güneş, bulutların arasından süzülmüş, Can'ın küçük ellerine sıcak ışıklar tutmuş, işini aydınlatırmış. Can, sabırla, büyük bir dikkatle, perinin yıpranmış kanatlarını ilmek ilmek onarmış, kopan telleri büyük bir özenle birleştirmiş, solan renkleri yeniden canlandırmış. Saatler geçmiş, güneş batmaya başlamış, ama Can yılmamış, perinin kanatları eski ihtişamına kavuşana dek durmamış.

Can Perinin Kanatlarını Onarırken

Nihayet, Can son ilmeği büyük bir ustalıkla atmış. Perinin kanatları eskisinden de güzel, rengarenk, ışıl ışıl parlar bir hale gelmiş. Her bir teli sanki gökkuşağının bir parçasıymış, her bir noktası sihirli bir ışıltıyla dolmuş. Peri, gözlerinde pırıltıyla kanatlarını hafifçe çırpmış, sihrinin yavaş yavaş geri geldiğini hissetmiş. Minik bedeni hafiflemiş, yüzüne tarifsiz bir mutluluk yayılmış. Sevinçle Can'a dönmüş, minicik kollarıyla ona sarılmak istemiş: "Ey güzel kalpli çocuk! Bana yardım ettin, kanatlarımı, kaybolan umudumu, hayat sevincimi geri verdin. Sen sıradan bir çocuk değilsin, senin kalbin altın kadar değerli, en saf pınarlar kadar berrak. Bunun karşılığında sana bir armağan vermek isterim." Peri, elini uzatmış, Can'ın avucuna minicik, ışık saçan, etrafa mis gibi bir koku yayan, parıldayan bir tohum bırakmış. "Bu, iyilik tohumudur. Nereye ekersen, oradan bin bir güzellik yeşerir, sadece toprağı değil, kalpleri de yeşertir, insanlarda sevgi çiçekleri açtırır, tüm kötülükleri kovar."

Mutlu Peri Uçuyor, Can Vedalaşıyor

Can, periye içten bir gülümsemeyle teşekkür etmiş, pırıltılı tohumu avucunda sıkıca tutmuş. Peri, son bir kez kanatlarını neşeyle çırpmış ve gökyüzünde rengarenk bir ışık gibi süzülerek, Can'a el sallayarak kaybolmuş. Can, perinin sözlerini hiç unutmamış. Köyün ortasında, uzun zamandır kurak kalmış, kimsenin önemsemediği, toprağı çatlamış bir avuç toprağa gitmiş. Tohumu toprağa özenle ekmiş, üzerine de bir miktar su dökmüş. Ve o günden sonra, o kuru toprakta mucizevi bir şekilde yemyeşil ağaçlar büyümüş, rengarenk çiçekler açmış, dallarda kuşlar neşeyle şarkı söylemiş, arılar vızıldamış. Köyün havası değişmiş, insanlar daha neşeli, daha yardımsever, daha anlayışlı olmuş. Can'ın iyiliği, sadece perinin kanatlarını değil, tüm köyün kalplerini de onarmış, yeşertmiş, sevgiyle doldurmuş. İşte bu peri ve çocuğun masalı da, iyiliğin küçük bir tohum gibi ekildiğinde, koca bir ormana dönüşebileceğini, saf bir kalbin dünyaları değiştirebileceğini, umudun her zaman var olduğunu anlatırmış. Bu masalın kulaktan kulağa, dilden dile dolaşması, nice kalplere ışık saçması dileğiyle, dinleyenlere de bu masaldan bir demet mutluluk düşmüş, düşlemeyenlere de düşmüş, bu masal da burada bitmiş.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Ailece Piknik

Ailece Piknik

Elif ve ailesinin neşe dolu piknik macerası. Geleneksel Türk masalı tarzında yazılmış bu hikaye, aile bağlarının ve paylaşmanın sıcaklığını anlatıyor.