Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarlarda, yemyeşil ovaların, çağlayan derelerin kenarında, şirin mi şirin bir Anadolu köyünde Emre adında küçük bir çoban yaşarmış. Emre, sekiz yaşındaymış, gözleri pırıl pırıl, yüreği sıcacık bir çocukmuş. Her sabah güneş dağların ardında gülümsediğinde, Emre de koyunlarını alıp çayırlara doğru yola çıkarmış. Yanında sadık dostu, bembeyaz tüylü Kangal yavrusu Pamuk da hep onunla olurmuş. Sürüsü bembeyaz bulutlar gibi salınırmış çayırlarda.

Emre, koyunlarını çok severmiş. Onlarla konuşur, onlara ninni söyler, hatta onlara isimler takarmış. En sevdiği kuzuya "Papatya" adını takmış. Papatya, bembeyaz tüyleriyle, minik zıpzıp yürüyüşleriyle Emre'nin peşinden ayrılmazmış. Rüzgar, Emre'nin saçlarını okşar, dere şırıl şırıl şarkılar söylermiş onlara. Yıldızlar akşamları göz kırpar, "iyi geceler küçük çoban" dermiş sanki. Bir gün, gökyüzü aniden kararmış, bulutlar toplanmış ve şiddetli bir fırtına başlamış. Emre, koyunlarını Pamuk ile birlikte hızla bir barınağa toplamış ama Papatya ortada yokmuş! Küçük kuzu, fırtınanın gürültüsünden korkup sürüden ayrılmış. Emre'nin yüreği pır pır çarpmış, Papatya'yı bulmak için yola düşmüş.

Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, Emre elindeki küçük sopasıyla Pamuk'la birlikte patikalarda ilerlemiş. Orman, fırtınayla birlikte daha da karanlık, daha da ürkütücü gelmiş gözüne. Ama Papatya'yı bulma arzusu, korkusundan daha büyükmüş. Emre, bir yandan Papatya diye seslenirken, bir yandan da ağaçların arasında onu aramış. Birden, uzaktan bir hırıltı duymuş. Sesin geldiği yöne doğru adımlarını hızlandırmışlar. Bir çalılığın arkasına vardığında, gözlerine inanamamış. Papatya, bir ağacın dibine sinmiş titriyormuş ve yanında simsiyah, kocaman bir ayı oturuyormuş! Ayı, Papatya'ya zarar vermiyor, sadece ona bakıyormuş ama Emre'nin kalbi küt küt atmış. Ayı ne kadar büyük olsa da gözlerinde bir hüzün varmış sanki. Emre, cesaretini toplamış, küçük adımlarla ayıya yaklaşmış. "Ayıcık kardeş," demiş titrek bir sesle, "lütfen kuzumu bırakır mısın? O çok korkmuş." Ayı, Emre'ye dönmüş, kocaman burnuyla havayı koklamış. Emre, ayının aslında kötü niyetli olmadığını, belki de sadece yalnız olduğunu hissetmiş.

Emre, elindeki ekmek parçasını ayının önüne bırakmış. "Al bakalım, sen de acıkmışsındır," demiş. Ayı, ekmeği koklamış, sonra usulca yemeye başlamış. Emre bu fırsattan istifade edip Papatya'yı kucağına almış. Ayı, ekmeğini bitirince Emre'ye hüzünlü bir bakış atmış, sonra da ormanın derinliklerine doğru yavaşça yürüyüp gözden kaybolmuş. Emre, Papatya'yı sımsıkı kucaklamış, Pamuk ile birlikte şükürler ederek köye dönmüş. O gün, küçük çoban Emre, sadece bir kuzuyu kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda cesaretin ve şefkatin en büyük gücü olduğunu öğrenmiş. Fırtına dinmiş, güneş tekrar yüzünü göstermiş, Emre'nin kalbi de huzurla dolmuş.
Bu masal da burada bitmiş. Emre'nin cesareti, köydeki herkesin diline dolanmış. Küçük Emre, o günden sonra sadece koyunlarına değil, bütün orman hayvanlarına dost olmuş. Hayvanlar onu gördüklerinde kaçmaz, aksine yanına gelirmiş. İşte böylece, küçük çobanın kalbi de, tüm canlılara karşı gösterdiği şefkatle büyümüş, büyümüş ve bu masal da kalplerde yer etmiş.