Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken... Uzak diyarların birinde değil, hemen yanı başımızda, Anadolu'nun şirin mi şirin, bereketli mi bereketli bir köyünde, her mevsimi ayrı güzel, her insanı ayrı sıcak, Nasreddin Hoca adında, ak sakallı, nur yüzlü, bilge mi bilge, şakacı mı şakacı bir adam yaşarmış. Hoca'nın gönlü ne kadar genişse, bahçesi de o kadar bereketliymiş. Toprağına düşen her tohum, sevgiyle filizlenir, göğe uzanırmış. Her köşesi özenle işlenmiş, her bitkisi sevgiyle sulanmış, gözleri gibi bakılırmış.
Bu bahçenin biricik incisi, canlar canı bir gül fidanı varmış. Sabah rüzgarları onun yapraklarını usulca okşar, akşam yıldızları üzerine pırıltılar serper, ay ışığı gülü inci gibi parlatırmış. Bülbüller en güzel şarkılarını bu gülün dallarında şakır, arılar vızıldayarak nektar toplarmış. Gülün kokusu öyle hoş, öyle büyüleyiciymiş ki, köyün her yanına yayılır, esen her rüzgarla birlikte insanların içini ferahlatır, gönüllerine huzur serpermiş. Hoca her sabah namazını kıldıktan sonra bahçesine çıkarmış. Güneşin ilk ışıkları toprağı ısıtırken, Hoca da gülüyle sohbet eder, ona halini hatırını sorarmış. Yapraklarına düşen çiy tanelerini birer inci gibi seyreder, nazikçe eğilip mis kokusunu derin bir nefesle içine çekermiş. Gül de Hoca'nın bu sevgisine karşılık, yapraklarını daha bir açar, rengini daha bir parlak, daha bir al gösterir, etrafa neşe saçarmış. Hoca, bu gülün sadece kendisine ait olmadığını bilir, onunla tüm köy halkının gözlerinin ve gönüllerinin bayram ettiğini düşünür, her bir yaprağına şükredermiş.

Bir öğle vakti, güneş tam tepeden gülümserken, Hoca bahçesinde bir gölgeliğe oturmuş, azığını yerken, kapıdan küçük bir çocuk başını uzatmış. Adı Can'mış bu sevimli çocuğun. Gözleri merakla parlıyor, yanakları al al, heyecandan kalbi küt küt atıyormuş. Can, gülün güzelliğine hayran kalmış, dayanamamış, Hoca'ya doğru bir adım atmış. 'Aman Hoca'm,' demiş, sesi biraz titrek, biraz da hevesli, 'ne güzel gül bu böyle! Hiç böyle bir gül görmedim ben! Anacığıma götürsem, ne kadar sevinir kim bilir! Ben de bir tane koparıp anneme götüreyim mi?'
Hoca, Can'ın bu masum isteğine tebessüm etmiş. Azığını bir kenara bırakmış, yavaşça yerinden kalkmış. Çocuğun yanına varmış, elini şefkatle omzuna koymuş. 'Can evladım,' demiş, sesi pamuk gibi yumuşakmış, 'bu gül bahçemizin süsü, bülbülün neşesi, rüzgarın taşıdığı tatlı bir koku, arıların bal yaptığı çiçeklerin en güzeliymiş. Onu dalından koparırsan, bir gün solacak, rengi kaçacak, yaprakları pörsüyecek. Mis kokusu da uçup gidecek, geriye sadece kuru bir dal kalacak. Oysa bak, şimdi ne kadar canlı, ne kadar güzel, her sabah güneşle uyanıp bize gülümsüyor.'

Hoca, Can'ın elinden tutmuş, gülü incitmeden yakınına getirmiş. 'Gel sen benimle,' demiş, 'gülün yanına oturalım. Gözlerinle seyret bu eşsiz güzelliği, burnunla kokla o mis gibi kokusunu. Bu güzellik sadece senin değil, benim de değilmiş. Benden önce de varmış, benden sonra da olacakmış. Bahçemizin en kıymetli hazinesiymiş o. Güzelliği koparıp kendine saklamak yerine, onu herkesle paylaşmak, olduğu gibi sevmek, her gün onu canlı görmek, daha büyük bir mutlulukmuş. Bir gülü koparınca, o sadece bir kişiye ait olurmuş, o da kısa bir süre. Ama onu dalında bırakınca, tüm köyün, tüm doğanın gülü olurmuş. Herkes koklar, herkes sevinirmiş.'

Can, Hoca'nın bu bilgece sözlerini dinlerken, başını sallamış. Gülün solup gideceğini düşününce, minicik kalbi burkulmuş. Hoca'nın anlattıkları, kalbinde bir çiçek gibi açmış. Hoca'nın yanına çömelmiş, gülün her bir yaprağına, tomurcuğuna hayranlıkla bakmış. Hoca'nın anlattığı gibi, kokusunu içine çekmiş. Gerçekten de, gülü koparmadan da onun güzelliğini hissetmek, hatta daha uzun süre keyfini çıkarmak mümkünmüş. Bir gülü koparıp bir anlık sevinmektense, her gün gelip onu seyretmek, koklamak, onunla konuşmak çok daha güzel, çok daha anlamlıymış. Can'ın yüzünde, gülü dalında bırakmanın getirdiği huzurla tatlı bir gülümseme belirmiş.
O günden sonra Can, her gün Hoca'nın bahçesine koşar, gülü uzaktan seyreder, kokusunu içine çeker, Hoca ile sohbet edermiş. Gül de her geçen gün daha bir güzelleşir, daha bir neşeyle açar, kokusunu daha bir cömertçe saçarmış. Ve bu masal da, güzelliği koparıp kendine saklamak yerine, onu olduğu gibi sevmenin, herkesle paylaşmanın ne kadar değerli olduğunu fısıldamış kulaklarımıza, nesilden nesile dilden dile dolaşıp durmuş.
Bu Masalı da Okumak İster misin?
Bahar Sabahı
Küçük Elif'in bahar sabahı macerasını keşfedin. Doğa ile iç içe, sevgi ve yardımseverlik dolu, sıcak bir Türk masalı.