Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Uzak diyarların birinde, Erciyes'in eteklerine kurulmuş, çam kokulu, kar düşende gümüşe dönen, baharda lalelerle bezeli şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, baharda açan ilk çiçekler gibi narin, pınarlar kadar berrak kalpli, gözleri gökyüzündeki yıldızlar gibi parıl parıl parlayan Elif adında küçücük bir kız yaşarmış. Elif, neşesiyle köyün en kara kış günlerini bile aydınlatan, içini ısıtan kocaman bir gülüşe sahipmiş. Yanakları al al, saçları örgülü, tıpkı Anadolu'nun bin yıllık masallarından fırlamış gibiymiş.
Kış gelmiş de çatmış, köyün her yanını bembeyaz bir tül gibi sarmış, sanki yeryüzü gelinlik giymiş. Gökyüzünden inen pamuk taneleri gibi kar taneleri, dağları, tepeleri, evlerin çatısını bembeyaz bir yorganla örtmüş. Rüzgar, uluyarak pencere camlarını okşamış, sanki köyün her bir köşesine soğuk şarkılar, eski zamanlardan kalma hüzünlü hikayeler fısıldarmış. Derecik, buzdan bir ayna gibi donup kalmış, akmaya halden düşmüş. Ağaçlar, kuru dallarını göğe uzatmış, bembeyaz birer heykel gibi dururmuş. Kuşlar bile sıcacık yuvalarından başlarını uzatamaz olmuş, cıvıltıları duyulmazmış. Köyün her yanı, derin bir sessizliğe bürünmüş, sadece rüzgarın uğultusu ve sobaların çıtırtısı duyulurmuş.
O sabah Elif, annesinin hazırladığı mis gibi kokan ekmek ve sıcacık çay kokusuyla uyanmış. Uyanmış ama sobanın çıtır çıtır yandığı, odunların kızıl korlar saçtığı odada bile babaannesinin yüzünde bir hüzün görmüş. Babaannesi, elindeki yarım kalmış örgüyü yavaşça kenara bırakmış, derin bir iç çekerek: "Ah Elif'im, bu kış ne kadar da çetinmiş! Kemiklerim bile üşüyor sanki. Eskiden böyle miydi bilmem, yoksa yaşlılık mı çöktü üzerime..." demiş, sesi titrek çıkmış. Elif'in minicik kalbi, babaannesinin bu sözleriyle cız etmiş, sanki kendi de üşümüş gibi hissetmiş. "Ben babaannemin içini nasıl ısıtabilirmişim? Bu soğuk kış gününde ona nasıl bir neşe getirebilirmişim?" diye düşünmüş durmuş. Düşünmüş taşınmış, aklına bir fikir gelmiş. Belki de dışarıda, kışın bu beyaz örtüsünün altında, babaannesinin içini ısıtacak bir şeyler, bir güzellik bulabilirmiş.
Elif, hemen kalkmış, annesinin ördüğü en kalın yün giysilerini üzerine geçirmiş. Yün çoraplarını, anneannesinin elleriyle dokuduğu sıcacık atkısını boynuna dolamış, başına da kar topu gibi bembeyaz bir bere takmış. Ayaklarına da yünlü çizmelerini giymiş. Babaannesinin yanına gitmiş, gözlerinin içine bakarak, o minicik yüreğindeki sevgiyi hissettirerek: "Babaanneciğim, ben biraz köyü dolaşıp geleyim. Belki de kışın bize fısıldadığı bir sırrı, bir güzelliği keşfederim," demiş. Babaannesi, Elif'in bu sevimli, yüreği pırıl pırıl haline gülümsemiş, "Peki yavrum, ama çok üşütme kendini, çabuk gel. Yollarda dikkatli ol," diye tembihlemiş, alnından öpmüş. Elif kapıdan çıkmış, kar gıcırdamış ayaklarının altında, sanki kar taneleri onunla birlikte neşeli bir melodi çalıp dans ediyormuş.

Elif, karla kaplı patikalarda ilerlemiş. Her yer bembeyaz bir düş ülkesine dönmüş, sanki pamuklardan yapılmış bir dünya varmış etrafında. Ağaçlar, incecik, dantel gibi dallarıyla beyaz pelerinlerini giymiş, üzerlerindeki kar taneleri güneş ışığı vurdukça binbir renk parlamış, adeta elmas saçıyormuş. Minik kuşlar, dalların arasından cıvıldayarak Elif'e selam vermiş, sanki "Hoş geldin, güzel kız, bu soğukta ne ararsın buralarda?" der gibiymiş. Bir minik sincap, ağacın kovuğundan tombul yanaklarıyla başını uzatmış, Elif'e bakmış, sonra bir fındık tanesiyle karın altına dalıp gözden kaybolmuş. Elif gülümsememiş, doğanın bu sessiz dansına hayran kalmış. Rüzgar, Elif'in kulaklarına usulca yaklaşmış, sanki eski bir ninniyi, bir sırrı fısıldarmış: "Soğuk rüzgar esebilir, her yanı dondurabilir, ama dostluk rüzgarı kalpleri ısıtır. Sevgi, en büyük ateştir, onu hiçbir soğuk söndüremez." Elif, rüzgarın bu bilge sözlerini dinlemiş, kalbi sıcacık bir umutla dolmuş.
Elif, köyün biraz dışına doğru yürümüş, kışın sessizliğinin ve dinginliğinin tadını çıkarmış. İçinden, "Acaba babaannemin içini ısıtacak ne bulabilirim?" diye geçirmiş. Tam da o sırada, uzaktan gelen minicik, zayıf bir ses duymuş. "Miyav, miyav..." Ses, karla örtülü çalılıklardan geliyormuş gibiymiş. Elif adımlarını hızlandırmış, o incecik sesin geldiği yöne doğru ilerlemiş. Kalbi hızla çarpmaya başlamış. Bir de ne görsün? Ufacık, henüz gözleri yeni açılmış gibi görünen, tüyleri karla karışmış, titrek bir yavru kedi, ulu bir çınar ağacının dibinde, soğuktan büzülmüş kalmış. Bembeyaz karın üzerinde küçücük bir turuncu leke gibi duruyormuş, sanki kışın unuttuğu bir yaprak parçasıymış. Kedicik, o kadar üşümüş, o kadar bitkin düşmüş ki, neredeyse hareket edemez, miyavlayamaz haldeymiş.

Elif'in minicik kalbi, bu çaresiz manzarayı görünce pır pır etmiş, gözleri şefkatle dolmuş. Hiç tereddüt etmeden, karın üzerine diz çökmüş, nazikçe, sanki kırılacak bir çiçeği tutar gibi yavru kediyi yerden almış. Minik kedi o kadar soğukmuş ki, Elif'in kalın eldivenlerinin içindeki elleri bile üşümüş. Elif, hiç düşünmeden kalın paltosunun içini açmış, yavru kediyi dikkatlice göğsüne bastırmış. Kendi vücut sıcaklığıyla onu ısıtmaya çalışmış, minik bedeni kendi kalbinin atışlarına yakın tutmuş. Bir süre sonra minik kedi, Elif'in şefkatli dokunuşuyla yavaşça mırıldanmaya başlamış, sanki "Teşekkür ederim, beni kurtardın," der gibiymiş. Elif, kedinin bu minik mırıltısıyla daha da sevinmiş, yüzüne sıcacık bir gülümseme yayılmış. Minik canlının hayatına dokunmanın verdiği mutluluk, içini ısıtmış.
Elif, minik kediyi sıkıca tutarak, ayakları karı gıcırdata gıcırdata eve doğru dönerken düşünmüş. "Bu soğukta bu minicik kedi ne kadar da çaresiz kalmış, donmak üzereymiş. Benim küçücük sıcaklığım, ona uzattığım bir avuç şefkat, onu nasıl da ısıttı, hayata döndürdü." İşte o zaman anlamış, dışarıdaki kış ne kadar soğuk, kar ne kadar derin, ayaz ne kadar keskin olursa olsun, bir kalbin taşıdığı sevgi ve şefkatin, bir başkasıyla paylaşmanın ateşi her zaman daha sıcak, her dertten daha büyükmüş. En büyük sıcaklık, zor durumda olana el uzatmak, kalbini açmak, sevgiyle sarmakmış. Kendi içindeki bu sıcaklığı keşfetmiş Elif.

Elif, minik kedicikle birlikte sıcacık evlerinin kapısını açmış. İçeriden gelen çay ve ekmek kokusu, şimdi her zamankinden daha da davetkar, daha da huzurlu gelmiş. Babaannesi, Elif'i kapıda görünce gözleri parlamış, "Hoş geldin kuzum, üşüdün mü?" diye sormuş. Ama Elif'in paltosunun içindeki minik kediyi fark edince gözleri kocaman açılmış, şaşkınlıkla: "Elif'im, bu da ne? Nereden çıktı bu minik can?" diye sormuş. Elif, nazikçe kediyi göstererek, sesi sevinçle titreyerek: "Babaanneciğim, bu soğukta donmak üzereydi. Onu buldum, şimdi bizimle yaşayacak. Bizim sıcacık evimiz var, o da üşümesin," demiş. Babaannesi, önce bir an duraksamış, sonra Elif'in gözlerindeki o saf merhameti, yüreğindeki kocaman sevgiyi görünce içten bir gülümseme belirmiş yüzünde. Minik kediye şefkatle bakmış, onu Elif'in elinden alıp sobanın yanına götürüp okşamış. Bir tabak süt vermiş, kedicik açlıkla, iştahla sütü içmiş, sonra da sobanın sıcaklığında kıvrılıp mırıl mırıl uykuya dalmış.
O gece, Elif'in getirdiği minik kedi sobanın yanında mırıl mırıl uyumuş, sıcacıktan, huzur içinde uykuya dalmış. Babaannesinin yüzünde de o günden sonra bir daha hüzün görülmemiş, yerine kocaman, içten bir gülümseme yerleşmiş. Elif anlamış ki, dışarıdaki ayaz ne kadar şiddetli, kış ne kadar uzun olursa olsun, içimizdeki sevgi ateşi, bir başkasına uzanan şefkatli bir el, bir gülümseme, her zaman tüm soğukları eritir, yürekleri ısıtır, yuvalara baharı getirirmiş. O günden sonra, Elif, babaannesi ve minik kedi, o soğuk kış günlerini hiç üşümeden, sıcacık bir sevgi ve huzurla geçirmişler. Köyün en soğuk günleri bile, onların evinden yükselen sevgi ateşiyle ısınmış.
İşte bu masal da, kalbin pencerelerinden süzülen sevgi ışığının, en soğuk kış günlerini bile bahara çevireceğini fısıldayarak, umutla dolu bir ninni gibi kulaklarınıza ulaşmış. Unutmayın çocuklar, sevgiyle dolu bir kalp, her zaman en sıcak yerdir. Sevgi dolu günleriniz olsun, sıcacık kalpleriniz hiç üşümesin!