Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlarda değil, Anadolu'nun şirin bir köyünde, Nasreddin Hoca adında, bilge mi bilge, nüktedan mı nüktedan bir zat yaşarmış. Hoca'nın köyünde insanlar bir araya gelse, hemen dertlerinden, tasalarından konuşmaya başlarmış. Kimi tarlasının verimsizliğinden şikayet edermiş, kimi komşusunun gürültüsünden, kimi de havanın bir türlü yola girmemesinden. Köyün huzuru, bu bitmek bilmeyen şikayetlerin gölgesinde kalırmış.
Hoca bu durumu görür, düşünür, taşınır, dururmuş. Bir sabah erkenden kalkmış, köyün dışındaki dereden, pürüzsüz, iri bir taş bulmuş. Omuzlamış taşı, getirmiş köy meydanına, herkesin görebileceği bir yere yerleştirmiş. Sonra da boyalı kalemle üzerine kocaman harflerle “SABIR TAŞI” yazmış. Köylüler, Hoca'nın bu yaptığına şaşkınlıkla bakmışlar.
Hoca, toplanan kalabalığa gülümseyerek dönmüş: “Ey ahali! Bu gördüğünüz sıradan bir taş değilmiş. Bu, Sabır Taşı imiş. Kimin derdi varsa, kimin gönlünde bir sıkıntı, dilinde bir şikayet varsa, gelsin bu taşa anlatsın. Bu taş, bütün dertleri dinlermiş, ta ki dayanamayıp çatlayıncaya kadar. Kimin derdi en büyükse, taş ilk onun derdinden çatlayacakmış.” Köylüler önce şaşkın şaşkın bakmışlar, sonra fısıltılar başlamış, kimisi gülmüş, kimisi merakla birbirine bakmış.

Vakit ilerlemiş, güneş pırıl pırıl parlamış, hafif bir rüzgar ağaçların yapraklarını nazikçe hışırdatırmış. Meraklanan köylüler, birer birer taşın yanına gelmeye başlamışlar. İlk gelen Ayşe Teyze olmuş, “Ah Hoca'm,” demiş, “bu komşu yok mu, her gece horozuyla beni uyandırır, ne yapsam fayda etmez!” Taş dinlemiş, tık yok. Sonra Mehmet Amca gelmiş, “Tarlamın suyu bir türlü yetmez, ekinler sararır durur, bu sene de aç kalırız Hoca'm!” demiş. Taş yine dinlemiş, çatlamamış. Herkes kendi derdini, sıkıntısını bir bir taşa dökmüş, taş ise oralı olmamış, sapasağlam dururmuş.

Hoca, köylülerin dertlerini dinlerken, hafifçe gülümsemiş. Sıra kendisine gelince, taşın yanına oturmuş, derin bir iç çekmiş. “Ey Sabır Taşı,” demiş, “benim de dertlerim var, dertlerim bitmez tükenmez. Benim bir komşum var, her sabah horozuyla beni uyandırır, sonra da gelip benden borç ister, vermeyince suratını asar. Bir diğeri var, sürekli evinin önünü temizlemez, taşlarını yola döker. Tarlamdaki eşek desen, bir türlü laf anlamaz, yola gelmez. Üstüne üstlük, hanımım her gün pilav yapar, pilavdan usandım, bari bir gün de mercimek çorbası yapsa...” Hoca öyle bir iç çekmiş ki, sanki dünyanın tüm dertleri onun omuzlarındaymış gibi.

Köylüler Hoca'yı dinlerken önce şaşırmışlar, sonra birbirlerine bakmaya başlamışlar. “Aaa, Hoca'nın da horoz derdi mi varmış? Benim de var!” “Pilavdan sıkılmak mı? Benim de karım her gün aynı yemeği yapıyor!” Herkes kendi derdinin aslında ne kadar da sıradan olduğunu, Hoca'nın dertlerinin de kendilerininkine ne kadar benzediğini fark etmiş. Hatta bazıları Hoca'nın dertlerinin kendi dertlerinden daha komik veya daha az önemli olduğunu düşünmüşler. Hoca, herkesin yüzündeki bu uyanışı görünce, bilgece gülümsemiş. “Gördünüz mü?” demiş. “Benim dertlerim de sizin dertlerinizden pek farklı değilmiş. Aslında herkesin kendine göre küçük ya da büyük bir derdi var bu dünyada. Önemli olan, bu dertleri sabırla karşılamak ve onları büyütmemek. Çünkü o sabır taşı dediğin, aslında bizim içimizde. Herkes kendi içindeki sabır taşını kendisi çatlatır ya da sağlam tutar.”
Köylüler anlamışlar Hoca'nın ne demek istediğini. O günden sonra, eskisi kadar şikayet etmemişler. Herkes kendi derdine daha hoşgörüyle bakmış, komşusunun derdini de anlamaya başlamış. Köyde daha bir huzur, daha bir sükunet yaşanmaya başlamış. İşte böylece, Nasreddin Hoca'nın bilgece bir dersiyle, o şirin köyde sabır tohumları filizlenmiş, insanlar dertlerini daha bir anlayışla karşılamış. Bu da böylece bir Nasreddin Hoca masalı olup, kulaktan kulağa, dilden dile dolaşmış, gönüllere sabır salmış. Efsunlu rüzgarlar bu hikayeyi fısıldar, dere neşeli şarkılar söyler, yıldızlar göz kırparak uyurmuş bu masalın sonunda...