Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların yeşile büründüğü, derelerin şırıl şırıl şarkı söylediği, kuşların cıvıl cıvıl ötüştüğü, yemyeşil bir ormanda, sevimli mi sevimli bir sincap yaşarmış. Adı Fındık’mış. Fındık, ormandaki tüm hayvanların neşe kaynağıymış. Çünkü o ne yapsa, ne etse, mutlaka komik bir şey çıkarmış ortaya. Kimi zaman ağaçtan düşerken takla atarmış, kimi zaman yemişleri toplarken kendi kuyruğuna takılıp yuvarlanırmış. Ama Fındık, bütün bu hallerine rağmen kimseye küsmez, kendine de kızmaz, aksine kahkahalarla gülermiş.
Kış kapıya dayanmış, orman ahalisi hummalı bir telaşın içine düşmüş. Herkes kışlık erzağını toplarmış. Fındık da koca bir çuval dolusu fındık ve palamut depolamayı kendine iş edinmiş. Bir gün, ormanın en yüksek ağacında, dalları göğe uzanan yaşlı bir meşe ağacının tepesinde, ışıl ışıl parlayan, kocaman bir fındık görmüş. 'İşte bu!' demiş, 'Bu fındık benim kışlık erzağımın tacı olacak!'

Fındık, o iri fındığı almak için ağaca tırmanmaya başlamış. Bir dala tutunmuş, öbürüne atlamış, derken ayağı kaymış. Minik pençeleri havada, kuyruğu bir yelpaze gibi sallana sallana, 'Hüüüp!' diye bir sesle aşağı doğru kaymaya başlamış. Tam yere düşecekken, altındaki kurumuş yaprak yığınına 'puf' diye yumuşacık düşmüş. Üstü başı yaprak olmuş, minik burnu gıdıklanmış, ama o yine kahkahalarla gülmeye başlamış. Rüzgar bile Fındık’ın bu hallerine dayanamamış, dalları sallayarak ona ninni fısıldarmış gibi şıkır şıkır gülmüş.
Pes etmemiş Fındık. Bu sefer de uzun bir çubuk bulmuş. Çubuğu uzatmış, uzatmış, fındığa dokunmaya çalışmış. Ama ne yapsın, çubuk bir oraya gitmiş, bir buraya. Sonunda çubuk kendi minik başına çarpmış. 'Ayy!' diye bağırıp, gözlerinden yaş gelene kadar gülmüş. Ormandaki diğer sincaplar, uzaktan Fındık’ı izler, onun her hareketine gülerlermiş. Hatta bilge baykuş bile tünediği daldan Fındık’ın maceralarını seyredip mırıldanırmış: 'Ne tatlı bir sincap bu Fındık!'

Fındık, düşe kalka, en sonunda o dev fındığı dallardan aşağı indirmeyi başarmış. Ama fındık o kadar büyükmüş ki, Fındık onu kucaklayıp taşıyamamış. 'Ne yapmalı, ne etmeli?' diye düşünürken, aklına bir fikir gelmiş. Fındığı yuvarlamaya karar vermiş. Minik burnuyla itmiş, pençeleriyle yön vermiş. Koca fındık, gürültüyle yuvarlanmaya başlamış. Fındık da onun arkasından koşturmuş, bazen fındık onu geçmiş, bazen o fındığı. Bir patikadan aşağı yuvarlanırken, Fındık takılmış bir taşa, takla atmış, yuvarlanmış, ama elindeki fındığı bırakmamış. Kendisi de fındıkla birlikte komik bir şekilde yuvarlanmışlar.
Derken, fındık hızla yuvarlanıp, Fındık’ın kışlık erzakını sakladığı kovuğun tam içine düşmüş! Fındık şaşkınlıkla bakmış, sonra yine basmış kahkahayı. 'Demek ki en komik yollar, en güzel sonuçları verirmiş!' diye düşünmüş. O günden sonra Fındık, neşesini hiç kaybetmemiş, her işi kendi komik tarzıyla yapmaya devam etmiş. Ormandaki her canlı onu çok sevmiş. Çünkü Fındık onlara, hayatın zorluklarına rağmen gülmenin ne kadar değerli olduğunu, kendi hallerine gülmenin ne kadar keyifli olduğunu göstermiş.

İşte böylece Fındık, kışa hazırlığını kahkahalarla tamamlamış. Orman hâlâ Fındık’ın maceralarını fısıldarmış rüzgâra, dereler hâlâ onun şen kahkahalarını taşırmış uzaklara. Bu masal da, hayatın en tatlı derslerinden birini, yani kendimize gülmenin kıymetini fısıldayan bir rüzgar gibi kalplerinize dokunmuş olsun.