Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, uzak diyarların birinde, bir Keloğlan yaşarmış. Keloğlan'ın başı kelmiş ama yüreği pek zengin, aklı da bir o kadar parlakmış. Anacığıyla, kuş sesleriyle şenlenen küçük bir kulübede, huzur içinde yaşayıp gidermiş. Herkesi sever, kimseye kötülük düşünmez, karıncayı bile incitmezmiş.
Bir gün olmuş, Keloğlan'ın biricik anacığı yataklara düşmüş, rengi solmuş, dermanı kalmamış. Keloğlan'ın yüreği cız etmiş, gözlerinden inci taneleri süzülmüş. Köyün en bilge hekimi, "Evlat," demiş, "Şu ulu dağın ardındaki pınarın başında, ay ışığında açan yedi renkli bir çiçek varmış. Onun çiğ taneleriyle demlenen suyu, anana şifa olur." Ama o dağa giden yol çetinmiş, sarp kayalıklarla, dikenli çalılıklarla doluymuş, kimseler kolay kolay varamazmış. Keloğlan hiç düşünmeden, "Anacığım için yedi dağı aşar, yedi deryayı geçerim!" demiş, sırtına heybesini, içine de azıcık kuru ekmeğiyle bir parça peyniri atmış, düşmüş yollara.
Güneş batıdan doğar gibi parlamış Keloğlan'ın umutlu yüzüne, ona yol göstermiş. Rüzgar, Keloğlan'ın kulağına tatlı tatlı ninni fısıldamış, "Yolun açık olsun evlat," dermiş gibi. Dere şırıl şırıl çağlamış, Keloğlan'a neşeli şarkılar mırıldanmış, "Korkma, yalnız değilsin," dermiş gibi. Keloğlan yürümüş, yürümüş, ağaçların gölgeleriyle dost olmuş, kuşların cıvıltılarıyla dertleşmiş. Sonunda yolu, bir yol ayrımına getirmiş onu. İki yol varmış önünde, biri diğerinden apayrı. Birisi geniş, düzgün, toprağı yumuşak, sanki göz açıp kapayıncaya kadar varılacak gibiymiş. Diğeri ise incecik, taşlı, çalılıklarla dolu, sanki hiç geçilmemiş, unutulmuş bir yol gibiymiş. Keloğlan durmuş, derin bir nefes almış, düşünmüş taşınmış. Geniş yol daha cazip, daha kolaymış ama içinde bir his, usulca, "Doğru yol bu değil, kalbinin sesini dinle," demiş. İncecik, zorlu yola bakmış, kalbi o yolu seçmek için atmaya başlamış. Belki de o yol, sadece iyi kalpli ve cesur olanlar içinmiş.

Keloğlan, içinden gelen o narin sese kulak vermiş, taşlı ve çalılıklı, zorlu yolu seçmiş. "Kolay görünen her zaman doğru değildir," diye mırıldanmış kendi kendine. Yürümeye başlamış. Yol gerçekten de çetinmiş. Ayağı takılmış, birkaç kez sendelemiş, dikenler elbisesini tırmalamış. Ama Keloğlan'ın azmi hiç azalmamış, "Anacığımın şifası bu yolda," diye tekrarlamış içinden. Bir ara susamış, boğazı kurumuş, yol kenarında kurumuş, suyu çekilmiş bir pınar görmüş. Tam umudunu kesmişken, küçücük bir serçe kanat çırparak yanındaki kayanın oyuğuna konmuş, "Cik cik!" diye ötmüş, gagasıyla küçücük bir çatlağı göstermiş. Keloğlan dikkatlice bakmış, çatlağın içinde parıl parıl parlayan, billur gibi bir damla su görmüş. Parmak ucuyla o suyu almış, dudaklarına değdirmiş. O bir damla su, Keloğlan'ın tüm yorgunluğunu almış, ona yeni bir güç vermiş. Serçe de görevini yapmış gibi havalanmış, pırıl pırıl gökyüzüne doğru süzülmüş gitmiş. Keloğlan'ın içine bir ferahlık, bir inanç dolmuş. "Doğa bile bana yardım ediyor," diye düşünmüş.
Yol ilerledikçe, güneş tepede tüm sıcaklığıyla yakarken, yol kenarında kurumuş, susuzluktan yaprakları sararmış cılız bir fidan görmüş. Keloğlan'ın azıcık suyu varmış testisinde, onu da fidanın dibine dökmüş. "Belki canlanır, belki bir gün bir yolcuya gölge olur," demiş. Fidanın dalları, sanki minnetle, rüzgarla birlikte hafifçe sallanmış. Keloğlan, yorgun adımlarla yürümeye devam etmiş. Akşam olmaya başlamış, gökyüzü eflatun ve mora çalmış, uzaklarda ilk yıldızlar utangaçça göz kırpmaya başlamış. Keloğlan, "Yedi renkli çiçeği bulmalıyım," diye kendi kendine söz vermiş. O gece, yıldızların altında, toprağı yastık yapıp uyumuş.

Sabahın ilk ışıklarıyla Keloğlan gözlerini açmış. Bir de bakmış ki, yattığı yerin az ilerisinde, yemyeşil bir vadinin ortasında, pırıl pırıl, billur gibi bir pınar çağıldayarak akıyormuş. Pınarın kenarında ise, daha önce hiçbir yerde görmediği güzellikte, yedi rengi bir arada barındıran çiçekler açmış. Çiçekler öyle parlak, öyle canlıymış ki, Keloğlan'ın gözleri kamaşmış, yüreği sevinçle dolmuş. "İşte bu! Anacığımın şifası!" demiş sevinçle. Hemen çiçeklerden birkaçını nazikçe koparmış, pınarın buz gibi suyundan da testisine doldurmuş. İşini bitirince, bu kutsal yerden ayrılıp geri dönmek için yola koyulmuş.
Dönüş yolu, sanki giderken olduğu gibi zor gelmemiş. Çünkü Keloğlan'ın yüreği umutla, içindeki iyilikle doluymuş. Yol kenarında su verdiği cılız fidanın büyüdüğünü, yeşerdiğini, yapraklarının daha da gürleştiğini görmüş. O fidanın gölgesinde biraz soluklanmış. Etrafında serçeler neşeyle uçuşmuş, Keloğlan'a en güzel şarkılarını söylemişler. Keloğlan, "Doğru yol sadece hedefe giden en kısa yol değilmiş, aynı zamanda gönlümüze iyilik tohumları eken, bizi daha iyi yapan yolmuş," diye geçirmiş içinden. Köyüne vardığında anacığına çiçeğin suyundan içirmiş. Anacığı birkaç gün içinde iyileşmiş, eski sağlığına kavuşmuş, yüzüne renk gelmiş. Keloğlan'ın iyiliği, sabrı ve doğru yolu seçimi sayesinde köyde herkes bu mutlu sona şahit olmuş, Keloğlan'ı alkışlamış.

Keloğlan'ın bu ibretlik macerası dilden dile, kulaktan kulağa dolaşmış, herkese örnek olmuş. Doğru yolu bulmak için sadece ayakların değil, yüreğin de yürümesi gerektiğini göstermiş. Bu masal da burada bitmiş, anlatanın dili balla tatlanmış, dinleyenin gönlü huzurla, iyilikle dolmuş.