Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, yemyeşil ağaçların, şırıl şırıl akan derelerin olduğu şirin bir köy varmış. Bu köyde Minik Ali adında, yüreği taze fideler gibi umut dolu, gözleri bahar güneşi gibi parlayan bir çocuk yaşarmış. Ali, köyün toprağını, taşını, suyunu pek severmiş. Her sabah erkenden kalkar, köyün mis kokulu havasını içine çeker, etrafta koşuştururmuş.
Bir gün Ali, dere kenarında oynarken, avucuna sığacak kadar minicik, kahverengi bir tohum bulmuş. Bu tohum öyle sıradan bir tohum değilmiş sanki, içinde bir sır saklıyormuş gibi gelmiş Ali’ye. Minik Ali, tohumu avucunda sıkıca tutmuş, gözlerini ondan ayırmamış. Ne de olsa, her büyük ağaç minicik bir tohumdan çıkmaz mıymış?
Ali, hemen koşarak evine varmış. Annesine, “Anneciğim, bu minicik tohumdan ne çıkar acaba?” diye sormuş. Annesi gülümsemiş, “Evlatçığım, toprağa ekersen, sevgiyle sularsan, güneşle ısıtırsan, içinden ne cevherler çıkar kim bilir,” demiş. Ali’nin kalbi sevinçle dolmuş. Hemen bahçenin en güneşli, en güzel yerine gitmiş. Toprağı elleriyle eşelemiş, küçücük bir yuva açmış tohumuna.
Sonra minik tohumu usulca toprağın kucağına bırakmış. Üzerini dikkatlice, narin elleriyle örtmüş. Fısıldamış tohumuna, "Sen şimdi burada uyu bakalım, ben sana bakarım." demiş. Her gün sabah, uyanır uyanmaz koşmuş bahçeye. Minik bir testiyle su taşımış, toprağı nazikçe sulamış. Güneş, tohumu sıcacık ışıklarıyla sarmalamış, rüzgar dalların arasında ninni fısıldamış.

Günler günleri kovalamış, haftalar geçmiş. Ali her gün sabırla beklemiş. Bazen canı sıkılmış, "Acaba hiç çıkmayacak mı?" diye düşünmüş. Ama dereden akan su şırıl şırıl şarkılar söylemiş ona, "Sabret Ali, sabret," demiş. Kuşlar dallarda cıvıl cıvıl ötüşmüş, "Beklemek güzeldir," diye fısıldamış. Ali de onların sözüne kulak vermiş, umudunu hiç yitirmemiş.
Bir sabah, güneş daha yeni yeni uyanırken, Ali yine bahçeye koşmuş. Ve ne görsün! Toprağın bağrından minicik, yeşil bir filiz başını uzatmış! Ali'nin gözleri parlamış, yüreği pır pır etmiş. Sevinçle etrafta zıplamış, "Filizim çıktı! Filizim çıktı!" diye bağırmış. Annesiyle babası da gelmiş, Ali'nin bu mutluluğunu paylaşmışlar.
Ali, filizine gözü gibi bakmaya devam etmiş. Onunla her gün konuşmuş, dertleşmiş. Filiz de Ali'nin sevgisiyle büyümüş de büyümüş. Güçlü bir sapı, yemyeşil yaprakları olmuş. Koca bir bitki haline gelmiş. Rüzgar yapraklarını okşamış, yağmur damlaları onu serinletmiş. Her geçen gün daha da güzelleşmiş.

Ve bir gün gelmiş ki, o minicik tohumdan kocaman, kırmızı, sulu sulu bir domates bitkisi çıkmış! Dalında sayısız domatesler sallanıyormuş. Ali, bu manzarayı görünce şaşkınlıktan donup kalmış. Demek ki o minicik tohum, içinde böyle bir hazine saklıyormuş. Sabrının, emeğinin ve sevgisinin meyvelerini görmüş Ali. Köydeki herkes Ali'nin bu domateslerini hayranlıkla izlemiş.
Ali, sadece kendi yemekle kalmamış, köydeki komşularına, arkadaşlarına da dağıtmış bol bol. Onlar da Ali'nin bu çalışkanlığına, paylaşımcılığına çok sevinmişler. Ali, o gün anlamış ki, hayatta ne ekersen onu biçermişsin. Sevgi ekersen sevgi, emek ekersen güzellikler biçermişsin. Ve minik bir tohumun bile ne kadar büyük umutlar taşıyabileceğini öğrenmiş.

İşte böylece Minik Ali, hem toprağı sevmenin hem de sabrın ne kadar kıymetli olduğunu öğrenmiş. O günden sonra Ali, bahçesine daha bir özenle bakmış, her tohumu bir umut gibi görmüş. Rüzgar ona şarkı söylemiş, güneş gülümsemiş, toprak Ali'nin ellerini öpmüş. Bu masal da burada bitmiş. Ali’nin tarlası her yıl bereketli olmuş, kalbi de sevgiyle dolmuş taşmış.