Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların birinde, yemyeşil tepelerin ardında, küçük bir köyde Can adında sevimli mi sevimli bir çocuk yaşarmış. Can, en çok sonbaharı severmiş. Altın sarısı, kızıl kahve, mor ve turuncu yapraklar ağaçlardan tek tek süzülürken, Can onları yakalamak için koşar, neşeyle gülermiş. Her düşen yaprak, ona sanki geçmişin tatlı bir hatırasını fısıldar, gelecekten umutlu haberler getirirmiş. Köyün her köşesi, sonbaharın büyülü renkleriyle bezenir, Can da bu büyülü dünyaya hayran hayran bakarmış.
Bir gün Can, bahçede oynarken, nar gibi kıpkırmızı bir yaprağın usulca yere süzüldüğünü görmüş. Yaprağı avucuna almış, pürüzsüz yüzeyini okşamış. Merak etmiş: "Acaba bu yapraklar nereye gidiyor, neden hepsi birden renk değiştiriyor, neden dallarından ayrılıyor?" diye kendi kendine sormuş. Sonbaharın bu tatlı telaşını, bu gizemli dönüşümü anlamak, kalbinin en derin arzusuymuş. İşte tam o sırada, penceresinden içeri giren serin bir rüzgar, sanki ona nazikçe bir şeyler fısıldamış, onu bir maceraya davet etmiş.

Can, rüzgarın davetine uyup köyün hemen dışındaki, türlü çeşit ağaçlarla dolu ormana doğru yürümüş. Yolda karşılaştığı minik dere, şırıl şırıl şarkılar söyleyerek, neşeyle akıp ona eşlik etmiş. Dere, parlak taşların üzerinden sekerek, "Acele etme, dinle küçük dostum! Sonbaharın şarkısı, dinlenmenin ve yenilenmenin en güzel türküsüdür," demiş sanki. Can, rengarenk yapraklarla kaplı yumuşacık patikada ilerlerken, ormanın derinliklerinden gelen hafif bir hışırtıyı, bir bilgenin nefesini andıran sesleri takip etmiş.
Ormanın kalbinde, ulu mu ulu, yaşlı bir meşe ağacına rastlamış. Meşe ağacı o kadar uzunmuş ki, dalları göğe uzanır, bulutlarla selamlaşırmış. Gövdesi ise sanki binlerce yıllık hikayelerle doluymuş. Can, meşe ağacının kocaman gölgesine sığınıp sormuş: "Ey koca meşe, sen benden çok daha yaşlısın, her şeyi bilirsin. Neden yaprakların dökülüyor? Hiç üzülmüyor musun, yaprakların seni terk etti diye?" Yaşlı meşe, dallarını hafifçe sallayarak, yapraklarından bir şarkı mırıldanır gibi gülümsemiş. "Hayır yavrucuğum, hiç üzülmem. Her yaprağın bir ömrü var, tıpkı bizim gibi. Onlar görevlerini tamamlar, toprağa döner, toprağı besler ki yeni baharlarda daha güçlü filizler verebileyim, daha gür yapraklar açabileyim. Bu bir veda değil, yeni başlangıçlara hazırlıktır."

Can, meşe ağacının bilgece sözleriyle düşüncelere dalmış. O sırada, dalların arasından süzülen güneş ışınları, etrafı altın rengine boyamış, ormanı pırıl pırıl yapmış. Rüzgar, Can'ın saçlarını okşarken, kulağına "Her son bir başlangıçtır, Can," diye fısıldamış. "Yapraklar dinlenmeye çekilirken, toprak altında minicik tohumlar yeni bir hayata hazırlanır. Sonbahar, doğanın bize sunduğu güzel bir dinlenme, bir şükran ve bir umut zamanıdır. Kış uykusundan sonra uyanacak bahara hazırlık zamanıdır."
Can, etrafındaki her şeyin bir anlamı olduğunu, her mevsimin kendine özgü bir güzelliği ve bilgeliği olduğunu anlamış. Sonbahar, sadece yaprakların dökülmesi değil, aynı zamanda toprağın uykuya dalması, ağaçların dinlenmesi ve yeni filizlerin, yeni hayatların umutla hayaller kurmasıymış. Eve dönerken, içini tarifsiz bir huzur ve neşe kaplamış. Artık sonbaharın her rengi, her rüzgar esintisi, her düşen yaprak ona bir şarkı söylüyor, doğanın o eşsiz döngüsünü anlatıyormuş gibi geliyormuş.

O günden sonra Can, sonbaharı daha bir başka sevmiş. Pencerelerinden süzülen altın renkli güneş ışıklarında, elinde bir bardak sıcak sütle oturur, düşen yaprakların hikayesini dinlermiş. Her sonbahar, ona doğanın bilgeliğini, değişimin kaçınılmaz güzelliğini ve her bitişin yeni bir başlangıca gebe olduğunu hatırlatırmış. Can, artık biliyormuş ki, hayat da tıpkı mevsimler gibi, değişimlerle doluymuş ve her değişim, kendi içinde yeni bir güzellik barındırırmış.
İşte böylece Can, sonbaharın sırrını çözmüş, biz de dinleyicilerimize bu güzel masalı sunmuşuz. Herkese mutlu ve huzurlu günler, dinleyen herkesin gönlüne neşe düşe, bu masal da burada bitmiş ola.