Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak bir Anadolu köyünde Elif adında küçücük, yüreği kocaman bir kız yaşarmış. Elif’in köyü dağların eteğine kurulmuş, etrafı ulu çam ağaçlarıyla çevrili, kış gelince bembeyaz bir tül duvakla örtülürmüş. Gökyüzünden pamuk pamuk kar taneleri düşmeye başlayınca, rüzgar ninni fısıldar gibi dallar arasında dolaşır, her yeri bembeyaz bir düşe çevirirmiş.
Bu kış, diğer kışlardan daha sert, daha soğuk gelmiş köye. Pencereler buz tutmuş, bacalardan çıkan dumanlar gökyüzüne doğru incecik süzülmüş. Elif, sıcacık evinde annesinin ördüğü yün hırkasıyla oturmuş, pencereden dışarı bakmış. Dışarıda titrek serçeler, bir avuç buğday tanesi bulabilmek için karlar arasında gezinirmiş. Elif’in içi cız etmiş, “Acaba ormandaki dostlarımız ne yapıyor?” diye düşünmüş. Özellikle de her sabah penceresinin önüne gelip yem yiyen yaşlı, tek gözlü karaca aklına gelmiş.
Annesine dönmüş, “Anneciğim,” demiş, “Karacık ve kuşlar çok üşüyor olmalılar. Onlara yardım etmeliyiz.” Annesi Elif’in merhametli kalbini bilirmiş. Başını okşamış, “Haklısın kızım,” demiş. “Peki ne yapabiliriz dersin?” Elif’in yüzünde bir ışık belirmiş. “Annemin geçen yaz kuruttuğu meyveler, babamın geçen ay getirdiği buğdaylar var. Onlardan biraz alıp ormana götürebiliriz!” Annesi gülümsedi. “Ne güzel düşünce, hadi bakalım, sıkıca giyin, ben de sana bir torba hazırlayayım.”

Elif, rengarenk yün şalını takmış, annesinin hazırladığı torbayı eline almış. Kışın soğuk havası yüzünü okşamış ama Elif’in kalbi sıcacıkmış. Adım adım, karların üzerinde iz bırakarak ormana doğru yol almış. Dere, buz tutmuş, sanki şarkısını kısık sesle fısıldar gibiymiş. Ağaçlar bembeyaz kürkleriyle sessizce Elif’i izlemiş. Elif, bildiği patikalardan ilerlemiş, her zaman karacayla buluştuğu yere gelmiş.
Bir ağacın dibine, karı küremiş, sonra torbasındaki buğdayları ve kurutulmuş meyveleri dikkatlice yere serpmiş. Tam o sırada, uzaktan bir hışırtı duymuş. Yaşlı karaca, titrek adımlarla, karın içinden belirmiş. Gözlerinde minnettar bir bakış varmış. Elif’e doğru yavaşça gelmiş, başını uzatmış, Elif de nazikçe okşamış. Birkaç serçe de etraflarına konmuş, cıvıl cıvıl şarkılar söylemeye başlamışlar.

Elif, karacanın ve kuşların yemlerini yediğini görünce içi huzurla dolmuş. Onların sıcaklığı, Elif’in kalbinden tüm ormana yayılır gibiymiş. Güneş batmaya başlamış, gökyüzü turuncu ve pembe tonlarına bürünmüş. Yıldızlar, birer birer göz kırparak Elif’in bu güzel davranışını alkışlar gibi parlamışlar. Elif, karların üzerinde bir süre daha oturmuş, doğanın sessizliğinin ve kendi içindeki huzurun tadını çıkarmış. Anlamış ki, en soğuk kış günlerinde bile bir kalbin sıcaklığı, minicik bir iyilik, tüm dünyayı ısıtmaya yeterliymiş. Paylaşmak, aslında en büyük zenginlikmiş.
Hava iyice soğuyunca, Elif evine dönmek için yola koyulmuş. Arkasından karaca ve kuşlar, sanki ona veda eder gibi bakmışlar. Elif’in adımları eve doğru neşeyle hızlanmış. Evine vardığında, annesi ve babası onu sıcacık bir çorbayla karşılamışlar. Elif, onlara ormandaki macerasını anlatmış, gözleri parlaya parlaya. O gece, Elif yatağına uzandığında, penceresinden içeri süzülen ay ışığı, sanki ona masalların en güzelini fısıldar gibiymiş. Elif, sıcacık yatağında, yüreği iyilikle dolu, derin bir uykuya dalmış. Ve böylece, kış, Elif’in sıcak kalbi sayesinde hiç de soğuk gelmemiş.

İşte böylece, kış masalı da burada bitmiş, bu masal da kalplerimize sıcaklık getirmiş.