Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, başı kel, gönlü pek, ama aklı fikri yerinde, sevimli mi sevimli bir Keloğlan yaşarmış. Keloğlan, günlerini köyün çobanlık işlerine yardım ederek, bazen de köyün çocuklarını güldürerek geçirirmiş.
Bir gün, köyün ulu çınarının altında oturmuş, dere suyunun şırıltısını dinliyormuş. Dere ona adeta bir şarkı söylermiş, rüzgâr da kulaklarına tatlı tatlı fısıldarmış. O sırada, köyün en yaşlı bilgesi, Dede Korkut'un masallarını andıran, ak sakallı bir dede Keloğlan'ın yanına gelmiş. Dede, yorgun argın oturmuş ve "Ah Keloğlan ah," demiş, "Duyduğun var mı, şu civar illerde bir 'Altın Kalp'ten bahsederlermiş? Kim görse içini bir sıcaklık kaplarmış, kim dokunsa derdi tasası uçup gidermiş."
Keloğlan'ın gözleri parlamış. "Ne ola ki bu Altın Kalp Dede? Bir hazine midir?" diye sormuş. Dede gülümsemiş. "Kimisi öyle sanmış yavrum. Ama bu kalbin sırrı başka yerdeymiş. Onu ele geçiren, köyün zengin ama bir o kadar da cimri ağası Hacı Bekir'miş. Sanmış ki gerçek bir altın kütlesi. Demir sandıklara kilitlemiş, kimseye göstermezmiş. Ama o altından kalbin ışığı sönmüş, ne ağanın yüzü gülermiş ne de konağına neşe gelirmiş."

Keloğlan, Dede'nin sözlerini can kulağıyla dinlemiş. İçinde bir merak uyanmış. "Ben bu Altın Kalp'in sırrını çözsem ya Dede?" demiş. Dede başını sallamış. "Git yavrum, git. Belki senin saf kalbin bulur o sırrı." Keloğlan, ertesi sabah erkenden yola koyulmuş. Güneş gülümsermiş ona, kuşlar cıvıldayarak yol gösterirmiş. Taşlar bile yolları düzeltirmiş sanki Keloğlan geçtikçe.
Uzun bir yolculuktan sonra, Keloğlan, Hacı Bekir Ağa'nın kocaman, soğuk konağına varmış. Kapıda duran uşaklara, "Ben uzaklardan gelen bir misafirim, ağanızla görüşmek isterim," demiş. Uşaklar Keloğlan'ın perişan halini görünce burun kıvırmışlar ama Keloğlan'ın gözlerindeki ışıltı onları şaşırtmış. İçeri almışlar. Hacı Bekir Ağa, altın yaldızlı minderlerde oturmuş, suratsız bir şekilde önüne bakıyormuş. Konağın içi zenginlikten geçilmezmiş ama bir o kadar da kasvetliymiş, sanki kış hiç bitmezmiş orada.
Keloğlan, Ağa'ya yaklaşmış. "Selamünaleyküm Ağa'm," demiş. "Duydum ki sizde bir Altın Kalp varmış. Ben de onun hikmetini merak ettim geldim." Ağa homurdanmış. "Var var, benim o! Ama neye yarar ki? Ne parlarmış ne de bir işe yararmış. Boşuna yer kaplarmış sandığımda!" Keloğlan gülümsemiş. "Ağa'm, o kalbin bir sırrı varmış. O sır, paylaşmakmış. O kalbi saklamakla değil, başkalarına ışık saçmakla parlarmış."

Ağa, Keloğlan'ın sözlerine şaşırmış. "Ne saçmalarsın be Keloğlan? Altın mı paylaşılırmış?" Keloğlan cebinden küçük, sade bir tahta kaşık çıkarmış. "Bak Ağa'm," demiş. "Bu kaşıkla bir tas çorbayı iki kişi paylaşırsak, çorbanın tadı iki kat artarmış. Ama tek başına yesen, boğazında kalırmış." Sonra cebinden çıkardığı küçücük bir parlak taşı, "Bu taş, aslında o Altın Kalp'in sadece bir parçasıymış. Gerçek Altın Kalp, senin gibi cömert bir kalpte yaşarmış, Ağa'm. Onu başkalarıyla paylaştığında, işte o zaman ışıldarmış!" demiş.
Keloğlan'ın sözleri Hacı Bekir Ağa'nın kalbine dokunmuş. İlk kez bir çocuk ona böyle açık sözlü bir gerçeği söylemiş. Ağa düşünmüş, taşınmış. Gerçekten de, bunca zenginliğine rağmen hiç mutlu olamamış. Sonra sandığını açtırmış, içinden o parlak, altın rengi locketi çıkarmış. Keloğlan'ın elindeki küçük taşla locketi bir araya getirmişler. Ve o anda, locket öyle bir ışık saçmış ki, konağın kasvetli duvarları bile aydınlanmış. Ağa'nın yüzüne sıcak bir gülümseme yayılmış.
Hacı Bekir Ağa, o günden sonra bambaşka bir insan olmuş. Konağının kapılarını fakirlere açmış, yemekler dağıtmış, herkese yardım etmiş. Altın Kalp'in ışığı, Ağa'nın kalbinden yayılıp tüm köye huzur ve neşe getirmiş. Keloğlan da görevini tamamlamış, köyüne geri dönmüş. Geri dönerken her adımında kalbinde bir sıcaklık hissetmiş. Rüzgâr onu alkışlamış, kuşlar ona şarkılar söylemiş.

İşte böylece, Keloğlan sayesinde herkes anlamış ki, gerçek altın, sandıklara kilitlenen maden değil, gönüllere ekilen iyilikmiş. O Altın Kalp, her birimizin içinde saklıymış meğer, yeter ki onu paylaşmayı bilelim. Bu masal da burada bitmiş, ama iyilik ve paylaşmanın sıcaklığı hiç bitmemiş.