Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken... Uzak diyarlarda, yemyeşil dağların eteklerinde, berrak suların şırıldadığı bir köy varmış. Bu köyde, anacığıyla birlikte yaşayan, başı kel ama gönlü pek zengin bir delikanlı varmış. Adı Keloğlan'mış. Keloğlan'ın cebinde akrep, karnında gurultu eksik olmazmış ama kalbi sevgiyle, merhametle doluymuş. Her sabah pencerelerine güneşin altın ışıkları düşer, kuşlar en güzel şarkılarını fısıldarmış ona. Rüzgar eserken ağaçların dallarını nazikçe okşar, dere şırıl şırıl akarken sanki Keloğlan'a neşeli bir melodi çalmış. Keloğlan, bu sade hayatında bile her şeye şükredermiş.

Bir gün Keloğlan, köyün çeşmesinden buz gibi sularla testisini doldurup evine dönerken, gözüne bir şey ilişmiş. Yolun kenarında, kurumuş bir ağacın dibine sinmiş, zayıf mı zayıf, tüyleri dökülmüş, kemikleri sayılan, gözleri mahzun bir köpekçik duruyormuş. Soğuk rüzgar estikçe titremekten helak olmuş, karnı da açlıktan zil çalıyormuş belli ki. Köyden geçen onca insan görmezden gelmiş onu, kimisi yüzünü buruşturup “Aman ne çirkin köpek!” deyip yoluna devam etmiş. Ama Keloğlan'ın yüreği öyle bir burkulmuş ki, sanki kendi canı acımış. İçinden bir ses, “Bu cana yardım etmelisin!” diye fısıldamış.

Keloğlan ve Mahzun Köpek

Keloğlan, elindeki azıcık yiyecek dolu tasını düşünmüş bir an. Anacığının zorlukla hazırladığı, bir sonraki öğüne kadar ona yetmesi gereken birkaç parça ekmek ve biraz peynir varmış içinde. Kendi karnı da açmış ama köpeğin o çaresiz bakışları, Keloğlan'ın tüm açlığını unutturmuş. Yavaşça köpekçiğe yaklaşmış, diz çökmüş. Tasındaki ekmek parçasını ve peyniri usulca yere bırakmış. “Al bakalım dostum,” demiş, sesi şefkatle, sıcacık bir tebessümle dolmuş. “Kim bilir kaç gündür açsın sen.” Köpekçik önce biraz çekinmiş, gözleri Keloğlan'ın yüzünde gezinmiş. Sonra yavaşça, tereddütle yaklaşıp Keloğlan'ın bıraktığı yiyecekleri koklamış ve iştahla yemeye başlamış. Her lokmada biraz daha canlanmış, Keloğlan'a minnet dolu gözlerle bakmış. Keloğlan, köpeğin yediğini gördükçe kendi açlığını tamamen unutmuş, kalbi sevinçle dolmuş.

Keloğlan'ın Merhameti

O günden sonra, o küçük köpekçik Keloğlan'ın en sadık dostu olmuş. Her sabah Keloğlan'ın kapısında onu beklermiş. Keloğlan nereye gitse, ister dağa odun toplamaya, ister dereye balık tutmaya, isterse de tarlalarda çalışmaya gitsin, köpekçik de peşinden ayrılmazmış. Onun gölgesi gibi olmuş. Günler geçtikçe köpekçik güçlenmiş, tüyleri parlamış, neşesi yerine gelmiş. Keloğlan'ın hayatına tarifsiz bir dostluk ve neşe katmış. Köy ahalisi de Keloğlan'ın bu merhametli davranışını görmüş, onun yüce gönüllülüğünü takdir etmişler. “Keloğlan'ın gönlü zenginmiş gerçekten,” demişler hep bir ağızdan. Anacığı da oğlunun bu iyi kalpliliğine sevinmiş, akşamları Keloğlan'ın saçlarını okşayarak, “Evladım,” demiş, “merhamet, insanın en büyük hazinesidir. Sen bu hazineye sahipsin ve bu, seni dünyadaki en zengin insan yapar.” Keloğlan'ın yüzünde kocaman, içten bir gülümseme belirmiş, kalbi huzurla dolmuş.

Dostluk ve Sadakat

İşte böylece Keloğlan, başının kel olmasıyla değil, yüreğindeki sonsuz merhametle herkesin sevgisini ve saygısını kazanmış. Bir cana yaptığı iyilikle hem kendine sadık bir dost edinmiş hem de köydeki herkesin gözünde değeri bir kat daha artmış. Herkes bilmiş ki, en büyük zenginlik, altınla gümüşle değil, iyi bir kalple, merhametli bir ruhla kazanılırmış. Bu da böyle tatlı mı tatlı, sıcacık bir Keloğlan masalıymış.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

İlk Oyuncak Masalı

İlk Oyuncak Masalı

Küçük Elif'in doğadan aldığı ilhamla ve ninesinin sevgi dolu elleriyle ilk oyuncağına kavuşmasının sıcacık masalı. Sevgi ve emeğin değerini keşfet.