Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların şirin mi şirin bir köyünde, Can isminde meraklı mı meraklı bir oğlan çocuğu yaşarmış. Can, sabahları horozlar ötmeden uyanır, köyün tepesindeki zeytin ağaçlarına tırmanır, güneşin ilk ışıklarıyla uyanan ovayı seyreylermiş. Kuşlar ona şarkı fısıldarmış, rüzgar saçlarını okşarmış, dereler şırıl şırıl türküler çağırırmış. O, her şeye şaşıran, her şeyi merak eden bir çocukmuş. Geceleri ise en sevdiği şey, dama çıkıp yıldızlarla sohbet etmekmiş. Yıldızlar ona göz kırpar, uzak diyarların sırlarını anlatır gibi parıldarmış. Can da onlara kendi hayallerini fısıldarmış.

İşte böyle bir akşamüstü, hava kararıp yıldızlar birer birer gökyüzüne serpişmeye başlamışken, Can yine damda, başı yukarıda, hayallere dalmışmış. Tam o sırada, gökyüzünde rengarenk bir ışık belirmiş, süzüle süzüle Can'ın bahçesine doğru alçalmış. Can şaşkınlıkla gözlerini ovalamış, bir rüya mı görüyorum diye düşünmüş. Işık yaklaştıkça, bahçenin ortasına yavaşça konan küçük, yuvarlak bir cisim belirmiş. Cisimden minicik bir kapı açılmış ve içinden, Can'ın hiç görmediği kadar sevimli, küçük, yeşilimsi, kocaman gözlü bir varlık çıkmış. Can'ın kalbi küt küt atmış ama içinde hiç korku yokmuş, sadece tarifsiz bir merak varmış.

Gökyüzünden Gelen Misafir

Küçük uzaylı, etrafına şaşkın şaşkın bakmış. Can, yavaşça yanına yaklaşmış. Uzaylı, Can'ı görünce önce biraz irkilmiş, sonra meraklı gözlerle ona bakmış. Can gülümsemiş, uzaylı da karşılık olarak garip ama tatlı sesler çıkarmış. Can ona elindeki taze inciri uzatmış. Uzaylı minik elleriyle inciri alıp koklamış, sonra küçük bir ısırık almış. Yüzünde kocaman bir gülümse belirmiş, incirin tadını çok sevmiş. Can, uzaylıya köyünü, bahçesini, gökyüzündeki yıldızları anlatmış. Uzaylı da kendi dilinde, Can'ın anlamadığı ama kalbiyle hissettiği seslerle, uzak gezegeninden bahsetmiş. Sanki uzaylı da Can'a kendi dünyasının parıltısını, farklı renklerini anlatıyormuş gibi gelmiş.

İncir Paylaşımı ve Başlayan Dostluk

İki dost, o gece sabaha kadar bahçede oturmuşlar. Can, uzaylıya top oynamayı öğretmiş, uzaylı da yerden zıplayan, kendi gezegeninden getirdiği parlayan küçük bir taşı göstermiş. Can taşı çok beğenmiş. Birlikte yıldızlara bakmışlar, uzaylı parmağıyla kendi gezegenini işaret etmiş. Can, uzaylının adını merak etmiş ama uzaylının çıkardığı sesler Can için anlaşılmazmış. Bu yüzden ona "Yıldız Dostum" adını vermiş. Yıldız Dostum bu isme çok sevinmiş, küçük elleriyle Can'ın elini sıkmış. Aralarındaki farklılıklar hiç önemli değilmiş. Onlar sadece iki iyi dostmuş, kalpleri aynı dili konuşuyormuş.

Yıldız Dostumdan Parlayan Hediye

Güneş doğmaya başlayınca, Yıldız Dostum'un ayrılma vakti gelmiş. Küçük uzaylı, hüzünle Can'a bakmış, sonra küçük gemisine yönelmiş. Can'ın gözleri dolmuş ama dostunun gitmesi gerektiğini anlamış. Yıldız Dostum, Can'a veda ederken, az önce gösterdiği parlayan taşı hediye etmiş. "Bu taş, dostluğumuzun nişanı olsun, her baktığında beni hatırla," der gibi bir ses çıkarmış. Sonra gemisine binmiş, kapı kapanmış ve gemi yavaşça havalanmış. Rengarenk bir ışık huzmesiyle gökyüzüne doğru süzülmüş, yıldızların arasına karışıp gözden kaybolmuş. Can, elindeki parlayan taşla, uzun uzun gökyüzüne bakmış. O gün anlamış ki, dostluk en uzak mesafeleri bile yakın edermiş, farklı olmak bir engel değil, tam tersine bir güzellikmiş.

Can, o günden sonra her gece yıldızlara baktığında, Yıldız Dostu'nu hatırlamış, elindeki taşa her dokunduğunda kalbi ısınmış. Bu sıcacık dostluğun anısı, onunla birlikte büyümüş, nesilden nesile anlatılan şirin bir masal olup çıkmış.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Bahar Bayramı

Bahar Bayramı

Elif'in baharı karşıladığı, köyünde Bahar Bayramı'nın neşe içinde kutlandığı, dostluk ve paylaşmanın sıcak hikayesi. Geleneksel Türk masalı.