Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarlarda, yemyeşil tepelerin eteklerinde, küçücük bir köy varmış. Bu köyün pencerelerinden her sabah güneşin ilk ışıkları sızar, dereler şırıl şırıl şarkı söyler, rüzgar da ağaçların yapraklarına tatlı ninniler fısıldarmış. Kuşlar dallarda cıvıl cıvıl şarkılar söyler, kelebekler rengarenk kanatlarıyla çiçekten çiçeğe konarmış. Her yer neşe ve huzurla dolup taşarmış.

Bu köyde Can adında, gözleri pırıl pırıl, yanakları al al bir oğlan çocuğu yaşarmış. Can, köyün en meraklı, en şen şakrak çocuklarından biriymiş. Saçları dağınık, gülüşü ise güneş gibi parlarmış. Can'ın küçük bir huyu varmış; her bulduğu güzel şeyi kendine saklarmış. Köyün derelerinden topladığı parlak, rengarenk taşları varmış, kimseye göstermezmiş, onları gizli bir kutuda saklarmış. Ormandan topladığı mis kokulu, nadir çiçekleri varmış, kimseyle paylaşmazmış, solmasınlar diye bir kenara koyarmış. Annesinin yaptığı taptaze, sulu sulu meyveleri varmış, tek başına yermiş, kimseye bir tanecik bile ikram etmezmiş. O kadar çok şeyi varmış ki, bazen neye bakacağını, neyle oynayacağını şaşırıverirmiş. Ama bütün bu zenginliğine rağmen, Can'ın içinde minicik bir boşluk varmış, sanki bir şeyler eksikmiş.

Can'ın Gizli Hazineleri

Bir gün Can, köyün yakınındaki ormanda dolaşırken, dallar arasında minik bir kuş yuvası görmüş. Ana kuş, gagasıyla getirdiği taptaze solucanı yavrularına eşitçe, adilce paylaştırmış. Her yavruya bir parça düşmüş, hepsi de mutlu mutlu yutmuş. Dere kenarında oynayan sevimli sincaplar da buldukları palamutları birbirleriyle değiş tokuş etmişler, bazen de bir palamudu ikiye bölüp beraber yemişler. Can, bunları hayretle izlemiş. Hatta gökyüzündeki güneş bile ışıklarını herkese eşitçe dağıtmış, hiçbir yeri ayırmamış. Yağmur damlaları her çiçeğe, her ağaca düşmüş, toprağa can vermiş, kimseyi susuz bırakmamış. Doğa, adeta bir paylaşım şarkısı söylüyormuş.

Can bunları izlerken, içinden bir ses fısıldamış: 'Herkes paylaşıyor, peki ya sen Can? Senin bunca güzel şeyin var, neden kimseyle paylaşmıyorsun?' Can'ın kalbi birden bire sıkışmış gibi olmuş. Cebindeki parlak taşlara bakmış, sepetindeki kıpkırmızı çileklere dokunmuş. Hepsi çok güzelmiş, hepsi çok değerliymiş ama sanki bu güzellikler yalnız başına kalınca biraz sönükleşmiş gibi gelmiş. Paylaşılmayan güzellikler, tam anlamıyla güzel olamıyor muymuş sanki?

Doğanın Paylaşım Dersi

O sırada uzaktan arkadaşı Elif'in neşeli sesi gelmiş: 'Can, Can! Gelsene, top oynuyoruz, seninle daha eğlenceli olur!' Can, önce duraksamış, ayakları yere kök salmış gibi kalmış. 'Acaba parlak taşlarımdan birini versem mi?' diye düşünmüş. Sonra gözlerinin önünden kuş yavrularının, sincapların ve kocaman güneşin görüntüsü geçmiş. Derin bir nefes almış, kararını vermiş. En parlak, en pürüzsüz taşını cebinden çıkarmış ve Elif'e doğru koşmuş. 'Bak Elif, bu taşı sana getirdim, senin de olsun! Ne kadar da parlıyor değil mi?' demiş kocaman bir gülümsemeyle.

Elif'in gözleri sevinçle parlamış, taşları tutan elleri titrek titrek uzanmış. Taşı avucuna almış, 'Ne kadar güzel bir taş, teşekkür ederim Can! Şimdi ben de sana çiçeğimi vereyim mi?' demiş. Sonra Can, sepetindeki bütün çilekleri de diğer arkadaşlarıyla paylaşmış. Herkes birer birer almış, tatlı tatlı, iştahla yemişler. O gün, Can hayatında hiç hissetmediği kadar mutlu olmuş. Paylaştıkça eşyalarının azalmadığını, aksine kalbinin kocaman olduğunu, neşesinin katlandığını, arkadaşlığının pekiştiğini fark etmiş. Sanki bütün köy, onun mutluluğuyla daha bir aydınlanmış.

Paylaşmanın Neşesi

İşte o günden sonra Can, her şeyi paylaşan bir çocuk olmuş. Köyün en neşeli kahkahaları onun oynadığı yerden gelirmiş. Arkadaşları onu daha çok sever, onunla daha çok vakit geçirirlermiş. Can, paylaştıkça çoğalan sevgiyi, mutluluğu öğrenmiş. Geceleri yıldızlar ona göz kırpar, ay dede tatlı rüyalar gönderir, sabahları güneş penceresinden ona gülümseyerek 'Günaydın!' der gibi doğarmış. Bu da böylece bitmiş, kalbi paylaşmanın güzelliğiyle dolup taşan, küçücük bir Anadolu çocuğu masalıymış.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Dostluk Zinciri

Dostluk Zinciri

Can'ın dostluk zincirini keşfettiği geleneksel bir Türk masalı. İyiliğin nasıl iyiliği doğurduğunu anlatan bu sıcak hikaye, çocuklara paylaşmanın ve yardım etmenin güzelliğini fısıldıyor.