Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların ardında, yemyeşil ovaların koynunda, küçük mü küçük, şirin mi şirin bir köyde, Can adında bir çocuk yaşarmış. Can'ın yanakları al al, gözleri pırıl pırıl, gülüşü ise güneş gibiymiş. Ama Can'ın en sevdiği şey, geceleri penceresinden gökyüzüne bakmakmış. Yıldızlar ona göz kırpar, Ay Dede tatlı tatlı gülümser, tatlı rüzgar ninni fısıldarmış kulaklarına. Can, her gece uzayı düşlermiş. "Ah," dermiş kendi kendine, "keşke bir gün o pırıl pırıl yıldızlara dokunabilsem, o renk renk gezegenlerin sırrını çözebilsem!" Bu düşünceyle uykuya dalar, rüyalarında bile gökyüzünde süzülürmüş.

Bir dolunaylı gece, Can yine penceresinin kenarına tünemiş, gözlerini gökyüzüne dikmiş. Gökyüzü, simsiyah bir kadife örtü gibi serilmiş, üzerine de milyonlarca elmas serpilmiş gibi ışıl ışıl parlıyormuş. Sanki yıldızlar yere inmiş de neşeyle halay çekiyormuşçasına canlıymış her yer. Tam o sırada, diğerlerinden daha büyük, daha parlak, altın rengi bir yıldız, usulca kaymaya başlamış. Can nefesini tutmuş, merakla izlemiş. Yıldız, penceresinin önüne gelince durmuş ve tatlı bir sesle dile gelmiş: "Merhaba küçük Can! Gözlerindeki parıltıyı, kalbindeki merakı gördüm. Evrenin kapıları sana açık. Hazır mısın hayatının en güzel macerasına?" Can'ın gözleri sevinçle parlamış, kalbi kuş gibi çırpınmış. "Evet, evet hazırım!" diye fısıldamış. Yıldız daha da parıldamış, Can'ın odası bembeyaz, sıcacık bir ışıkla dolmuş. Bir an sonra Can, kendini yumuşacık, pamuk gibi bulutların üzerinde, boşlukta süzülürken bulmuş. Sanki bir tüy gibi hafifmiş.

Renklerin Gezegeni

Yıldız, Can'ın minik elinden tutmuş, sonsuz uzayın derinliklerinde süzülmeye başlamışlar. Etraflarında binlerce yıldız, Samanyolu'nun ışıltılı tozları, kuyruklu yıldızlar bir dans edermiş gibi geçip gidiyormuş. Can'ın daha önce hiç görmediği renkler, ışıklar sarmış her yanı. İlk durakları, bir masal diyarından fırlamış gibi görünen, her şeyin rengarenk olduğu bir gezegenmiş. Buradaki ağaçlar mor, yaprakları eflatun, çiçekleri turuncu, meyveleri gökkuşağının her tonundaymış. Nehirleri ise yemyeşil, pırıl pırıl akıyormuş. Gökyüzü bile bildiğimiz maviden çok, tatlı bir pembe ve mor karışımıymış! Can şaşkınlıkla etrafa bakmış, her köşeden bir neşe, bir ahenk fışkırıyormuş. Bu gezegendeki minik yaratıklar, rengarenk giysileriyle koşuşturuyor, her biri farklı bir renkte şarkı söylüyormuş. Kimi kırmızı bir melodi, kimi mavi bir ezgi fısıldarmış. Can onlarla oynamış, renklerin dansına katılmış, hayatında hiç bu kadar güzel renkleri bir arada görmediğini fark etmiş. "Ne kadar da güzel bir yermiş burası!" diye hayranlıkla mırıldanmış.

Ardından bir başka gezegene geçmişler. Burası, adeta seslerin ve melodilerin ruh bulduğu bir yermiş. Her yerden farklı, büyüleyici melodiler yükseliyormuş. Rüzgar, ormandaki ağaçların dallarından geçerken bir flüt gibi eser, şelalelerin suları kayalara çarptıkça keman sesi çıkarır, ağaçların yaprakları hafifçe hışırdarken sanki koca bir orkestra bir araya gelmiş de en güzel senfoniyi çalıyormuş. Buradaki canlılar, bildiğimiz gibi kelimelerle değil, seslerle konuşur, şarkılarla anlaşır, birbirlerine en içten melodilerle sarılırmış. Neşe dolu bir melodi selamlaşmaya, hüzünlü bir ezgi vedalaşmaya eşlik edermiş. Can da onlarla birlikte mırıldanmış, duyduğu her ses, kalbine huzur ve dinginlik doldurmuş. Dünyada duyduğu hiçbir sese benzemiyormuş buradakiler. "Her sesin, her melodinin ayrı bir anlamı varmış meğer," diye düşünmüş Can.

Seslerin Gezegeni

Son durakları ise kahkahalar gezegeniymiş. Bu gezegenin her köşesinden, her yerinden tatlı mı tatlı, içten mi içten kahkahalar yükseliyormuş. Minik yaratıklar, birbirlerine komik şakalar yapar, yuvarlana yuvarlana gülerlermiş. Kimi zaman bir balon patlatır, kimi zaman bir tüyü gıdıklayarak kahkahalara boğulurlarmış. Gezegenin havası bile neşeyle dolup taşıyormuş, sanki her nefeste bir gülümseme saklıymış. Can da bu neşeye dayanamamış, onlara katılmış ve uzun zaman sonra ilk defa bu kadar içten, bu kadar delicesine gülmüş. Karnı ağrıyana kadar gülmüş, gözlerinden yaşlar gelmiş. Can, bu üç gezegende de farklı bir güzellik, farklı bir neşe keşfetmiş. Her rengin, her sesin, her kahkahanın dünyayı ne kadar özel kıldığını, farklılıkların ne kadar değerli olduğunu, her birinin ayrı bir güzellik kattığını öğrenmiş. Her gezegenin kendine has bir tılsımı varmış.

Yıldız, Can'ın yanına gelmiş, ışığıyla onu okşamış: "Küçük Can, artık eve dönme zamanı. Gördün mü, evren ne kadar geniş ve ne kadar renkli. Her yerin kendine ait bir güzelliği var. Tıpkı insanlar gibi, her birimiz farklıyız, farklı sesler çıkarır, farklı renkler taşırız ama bu bizi özel kılar. Unutma, farklılıklar dünyayı zenginleştirir, dostluklar ise bu zenginliği taçlandırır." Can, yıldızın bilge sözlerini dinlemiş, kalbi minnetle, aklı yeni bilgilerle dolmuş. Gördükleri gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmiş. Tekrar o bembeyaz ışık belirmiş ve Can kendini yatağında, yorganının altında bulmuş. Dışarıda yıldızlar yine göz kırpıyor, Ay Dede yine gülümseyerek bakıyormuş. Can, bu rüya gibi macerayı hiç unutmamış, her gece yıldızlara bakıp o renkli gezegenleri, edindiği dostlukları hatırlamış. İşte o günden sonra Can, farklılıklara daha bir sevgiyle bakmış, her güzelliğin tadını çıkarmış ve her gülücüğe değer vermiş.

Kahkahaların Gezegeni

Bu masal da burada bitmiş. Anlatması benden, dinlemesi sizden olsun, gönlünüz de neşeyle dolsun.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Uyumayan Ayıcık

Uyumayan Ayıcık

Uyumayan Minik Ayıcık'ın tatlı uykuyu nasıl bulduğunu anlatan, geleneksel Türk masalı tadında sıcak ve huzurlu bir uyku masalı.