Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların birinde, yeşilin binbir tonuyla bezenmiş, şirin mi şirin, yemyeşil ovaların ortasında, sıcacık bir köy varmış. Bu köyde herkesin sevgilisi, bilge mi bilge, bir o kadar da güldürücü Nasreddin Hoca yaşarmış. Hoca'nın bir de sadık eşeği varmış, onu nereye gitse peşinden ayırmazmış, her macerasında yoldaşı olurmuş.

Bir gün Hoca, köyün yemyeşil tepelerinden esen serin bir rüzgarın ninni fısıldadığı, dereciğin şırıl şırıl şarkılar söylediği, yıldızların gece göz kırptığı bu güzel köyün meydanında oturmuş, etrafına bakınıyormuş. Güneşin altın rengi ışınları, taze demlenmiş çay kokusuyla karışıp havayı ısıtıyormuş. Ama bir de ne görsün? Köylülerin yüzleri asık, kaşları çatık, kimse gülümsemiyormuş. Biri tarladan dönmüş yorgun argın, diğeri pazar yerinde hesap kitap derdinde, hatta çocuklar bile oyun oynarken sanki bir hüzün perdesi inmiş yüzlerine. Hoca kendi kendine, sakalını sıvazlayarak "Ne ola ki bu hal?" diye mırıldanmış. "Gülümseme ne kıymetli bir hazinedir, ruhun ilacıdır, neden kimse kullanmaz ki onu bugün?" diye derin derin düşünmüş. İçini bir hüzün kaplamış.

Hoca ve Asık Suratlı Köylüler

Hoca hemen yerinden kalkmış, bilge gözleriyle etrafı süzmüş. Sonra eşeğine doğru yürümüş, sırtını okşamış. "Haydi bakalım akıllı eşeğim," demiş neşeyle, "Bugün bu köye neşe ve kahkaha getirme vakti gelmiş de geçmiş bile." Eşeği de sanki onu anlamış gibi başını sallamış. Hoca, eşeğine atlamış ve doğruca köyün hareketli pazar yerine gitmiş. Pazar yerinde rengarenk sebzeler, meyveler, mis gibi kokan ekmekler varmış. Hoca, gözüne kocaman, yemyeşil kabuklu, kıpkırmızı içi olan, sulu bir karpuz kestirmiş. Karpuzu almış, ama onu eşeğinin heybesine koymak yerine, herkesi şaşırtacak bir şey yapmış. Karpuzu eşeğinin sırtına, ters bir şekilde, yani sivri ucunu havaya doğru gelecek şekilde yerleştirmiş. Sonra da kendisi bu kocaman karpuzun üzerine dikkatlice oturmuş. Hatta daha da komik görünsün diye, eşeğin kuyruğundan da sıkıca tutmuş. Sanki karpuz eşeği taşıyormuş da, Hoca da karpuzun üzerinde yolculuk ediyormuş gibi bir görüntü oluşturmuş.

Hoca'nın Karpuzlu Eğlencesi

Pazar yerindeki köylüler, Hoca'yı bu haliyle ilk gördüklerinde gözlerine inanamamışlar, bir an durup kalmışlar. Sonra yavaş yavaş, önce bir fısıltı, sonra kıkırtılar, derken koca bir kahkaha tufanı kopmuş. Bir çocuk annesinin eteğine yapışmış, gözlerinden yaşlar gelerek "Anne bak, Hoca ne kadar komik! Karpuzun üstüne binmiş!" demiş. Yaşlı bir teyze, elindeki sepeti yere bırakıp bastonuna dayanarak kahkahalar atmış. Delikanlılar, genç kızlar, herkesin yüzünde bir anda bir gülümseme belirmiş, gözleri ışıl ışıl parlamış. Pazar yeri bir anda neşeyle dolup taşmış. Hoca da bu manzarayı görünce kocaman, sıcacık bir gülümsemeyle onlara bakmış, "Gördünüz mü?" demiş, sesi tüm pazar yerinde yankılanmış, "Bir gülümseme ne kadar da güzel yakışıyor hepinize! Hayatın tüm telaşlarına inat, gülmek en güzel ilaçtır!"

Köyde Neşe Tufanı

O gün köyde herkes, Hoca sayesinde gülümsemenin sıcaklığını, neşenin bulaşıcı gücünü yeniden hatırlamış. Anlamışlar ki, hayatın koşuşturmacası içinde bazen en basit neşeyi, bir tebessümün kıymetini gözden kaçırırmış insan. Hoca da onlara bir kez daha, hayatın güzelliklerini fark etmenin, küçük şeylerden bile keyif almanın ve bir tebessümün ne kadar değerli olduğunu, en tatlı şekilde öğretmiş. Ve böylece, o günden sonra köyde her bir gülümseme, Hoca'nın o tatlı, esprili masalını anımsatmış. Köyün her köşesinde, rüzgarın getirdiği neşeli kahkahalarla birlikte, bu masal dilden dile dolaşmış durmuş.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Cesur Prenses

Cesur Prenses

Cesur Prenses Elara'nın krallığını kurtarmak için çıktığı macera dolu yolculuk. İyilik, cesaret ve doğanın büyüsüyle dolu geleneksel bir Türk masalı.