Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların eteklerinde kurulmuş, yemyeşil bahçeleri, berrak pınarları olan şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, adı Can olan, yedi sekiz yaşlarında, pırıl pırıl gözlü, meraklı mı meraklı bir oğlan yaşarmış. Can, gündüzleri köyün deresiyle söyleşir, derenin şırıl şırıl akan suyuna kulak verir, rüzgarın ağaç yapraklarına fısıldadığı ninnileri dinlermiş. Güneş batıp da gökyüzü simsiyah bir kadife gibi serildiğinde, yıldızlar inci taneleri gibi parlamaya başlarmış. Can, akşam yemeklerinden sonra, damın üzerine serdiği eski bir kilimin üstünde saatlerce göğe bakarmış. Her bir yıldıza ayrı bir isim verir, ayrı bir hikaye yakıştırırmış. 'Ah,' dermiş kendi kendine, 'keşke o parlayan küçücük noktalara daha yakından bakabilsem, onların ne sırları sakladığını öğrenebilsem!' Bu büyük bir özlem, derin bir arzu olarak kalbinde büyürmüş. Bazen bir yıldız kaydığında dilek tutar, 'Bana o yıldızların yolunu gösterin!' diye fısıldarmış sessizce. Ay dede, onun bu dileklerini duyar, gümüş rengi ışıklarıyla Can’ın yüzünü okşarmış adeta.

Yine böyle yıldızlı bir geceymiş. Can, her zamanki gibi damda, düşler âleminde yüzerken, bahçenin kuytu köşesindeki zeytin ağacının altında, nur yüzlü, ak sakallı, ak giysiler içinde bir dede belirmiş. Dede’nin etrafından hafif bir ışık yayılırmış sanki. Elinde ise, ne tahtadan ne metalden yapılmış, ama ışıl ışıl parlayan, garip bir dürbün tutuyormuş. Dürbün, sanki gökkuşağının tüm renklerini içine hapsetmiş gibiymiş. Can’ın şaşkınlıktan kocaman açılan gözlerini ve merak dolu bakışlarını görünce, dede tatlı bir tebessümle seslenmiş: 'Evladım Can, senin gözlerinde yıldızlara duyduğun o büyük aşkı, o bitmek bilmeyen merakı gördüm. Gece gündüz göğe bakıp iç geçirdiğini, sırlarını çözmek istediğini bildim.' Can, çekingen adımlarla dedeye yaklaşmış. 'Bu, öyle sıradan bir dürbün değil,' diye devam etmiş dede, 'bu, uzayların, kainatın en uzak köşelerine açılan sihirli bir pencere. Ona 'Yıldız Gözcüsü' derler.' Dede, dürbünü nazikçe Can'a uzatmış. 'Al bakalım, gözünü dayayıp bak,' demiş, sesiyle birlikte bir huzur da yayılırmış etrafa. 'Ama unutma, her gördüğün bir sır, her sır da içinde büyük bir bilgelik taşır.'

Can, titreyen elleriyle Yıldız Gözcüsü’nü almış, kalbi kuş kanatları gibi çarparak dikkatlice gözünü dayamış. Bir de ne görsün! Az önce gökyüzünde ufacık, iğne başı kadar görünen yıldızlar, şimdi rengarenk, devasa gezegenlere, ışıl ışıl parlayan toz bulutlarına, dönen galaksilere dönüşmüşmüş. Kimisi mor, kimisi yeşil, kimisi de altın rengi parlayan yıldızlar, sanki dans eder gibi birbirine göz kırparmış. Bilmediği, hayal bile edemediği renk cümbüşü gözlerinin önünden akıp gitmiş. Kırmızı bir gezegenin üzerinde fırtınaların nasıl estiğini, mavi bir bulutsunun içinde yeni yıldızların nasıl doğduğunu görmüş. Can, gördükleri karşısında şaşkınlıktan ve hayranlıktan nutku tutulmuş. 'Vay canına!' diye fısıldamış. Dede, Can’ın yanına, eski bir taşa oturmuş. 'Evladım,' demiş, 'gördün mü kainat ne kadar büyük, ne kadar sonsuz? Bizler bu sonsuzluğun içinde minicik birer nokta gibiyiz. Ama merakımız, öğrenme isteğimiz o minik noktayı, kocaman bir dünyaya, bir evrene çevirir. Her şey birbirine bağlı, her şey birbiriyle konuşur, tıpkı şu yıldızların sessizce birbirine fısıldaması gibi.' Can, o an sadece yıldızlara değil, kendi içine de bakmış. Anlamış ki, en büyük keşifler, en derin sırlar önce meraklı bir kalpte, sonra da o kalbin açtığı yolda başlarmış. Göklerdeki güzellikler kadar, dünyadaki her canlının da ne kadar değerli olduğunu hissetmiş.

Sabahın ilk ışıkları ufukta belirirken, köyden horoz sesleri duyulmaya başlamış. Dede, usulca yerinden kalkmış, Can’a şefkatle bakmış ve bir kuş gibi sessizce, geldiği gibi kaybolmuş. Ardında ne bir iz ne de o sihirli Yıldız Gözcüsü kalmış. Ama Can'ın yüreğinde, gökyüzünün sonsuzluğundan daha büyük bir merak, daha büyük bir bilgelik filizlenmişmiş. O günden sonra Can, yıldızlara baktığında sadece parlayan noktalar görmemiş; her birinde bir dost, her birinde kainatın o eşsiz şarkısını duymuş. Her şeyin birbiriyle nasıl da uyum içinde olduğunu anlamış. Bu masal da burada bitmiş, Can'ın kalbinde bir fidan gibi büyüyen bu merak, tüm dünyaya ışık saçan, yolu aydınlatan bir güneşe dönmüş. Ve Can, hayatı boyunca o geceki sihirli bakışın verdiği ilhamla, hep daha fazlasını öğrenmek, daha iyisini yapmak için çabalamış.