Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde değil, yedi kat dağın ardında da değil, hemen yanı başımızdaki yemyeşil vadilerin birinde, kalbi pırıl pırıl, gözleri ışıl ışıl Can adında bir çoban çocuk yaşarmış. Can, sabah erkenden kalkar, sürüsünü kırlara yayar, bütün gün onlarla birlikte koşar oynarmış. Güneş, altın sarısı ışıklarıyla yeryüzünü ısıtır, rüzgar esip dalları okşadıkça ağaçlar da neşeyle sallanırmış.

Can'ın sürüsü, dağ eteklerindeki mor sümbüllerin, al papatyaların arasında otlarken, o da kocaman bir çınar ağacının gölgesine uzanmış, bulutların şekillerine bakarmış. Kimi zaman bir at sürücüsü, kimi zaman bir gemi, kimi zaman da pamuk gibi bir kuzu görürmüş bulutlarda. Rüzgar, Can'ın saçlarını okşar, kulaklarına tatlı tatlı ninniler fısıldarmış. Tam o sırada, köyden gelen patikalardan birinde, ağır adımlarla yürüyen yaşlı bir teyze görmüş. Teyzenin beli bükülmüş, yüzünde yorgunluk izleri varmış. Koca bir su testisini taşımaya çalışıyor, her adımında zorlanıyormuş. Can'ın içi cız etmiş. Hemen yerinden fırlamış, sürüsünü öylece bırakıp teyzeye doğru koşmuş. 'Teyzeciğim, izin ver de şu ağır testiyi ben taşıyayım, sen de biraz dinlen,' demiş, sesi şefkatle dolmuş. Teyze, Can'ın bu nazik teklifi karşısında gözleri dolmuş. 'Ah evladım, Allah razı olsun senden. Dizlerim tutmaz oldu, bu testi de pek ağır geldi bugün bana,' demiş, titrek sesiyle. Can, testiyi dikkatlice teyzenin elinden almış, omuzlamış. Teyzeyle birlikte köy meydanına kadar yürümüşler. Teyze, evinin kapısına gelince, Can'a sımsıkı sarılmış. Sonra cebinden parıldayan, küçük mü küçük, sanki güneşten bir parça kopmuş gibi duran bir taş çıkarmış. 'Bu taş, kalbinin güzelliğinin nişanı olsun yavrum. Ne zaman ona baksan, bugünkü iyiliğini hatırla,' demiş, Can'ın avucuna bırakmış. Can, teyzeye gülümsemiş, 'Sağ ol teyzeciğim,' diyerek yoluna devam etmiş.

Can ve Yaşlı Teyze

Can, elinde teyzenin verdiği pırıl pırıl taşla yolda yürürken, dereden şırıl şırıl sesler gelirmiş. Sanki dere de kendi dilince bir şarkı söylermiş Can'a. Çiçekler mis gibi kokularını etrafa saçarken, Can bir çalılığın içinden cılız bir ses duymuş. 'Cik, cik, cik!' diye ağlayan bu ses, sanki yardıma muhtaç bir canlıya aitmiş. Can, merakla çalılığa yaklaşmış, dalları aralamış. Bir de ne görsün! Minicik bir serçe kuşu, küçücük kanadı dikenli bir dala takılmış, çırpınıp duruyormuş. Gözlerinde korku, kanatlarında yorgunluk varmış. Can'ın yüreği burkulmuş. Yavaşça elini uzatmış, nazikçe kuşu daldan kurtarmış. Parmak uçlarıyla minik kanadını okşamış, 'Korkma minik kuş, artık özgürsün,' demiş. Kuş, özgür kalınca sevinçle havalanmış, gökyüzünde bir tur atmış, sonra Can'ın omzuna konmuş. Gözlerinin içine bakmış, sanki ona teşekkür etmek ister gibi. Sonra gagasında tuttuğu, alacalı bulacalı, rengarenk bir tüyü bırakmış Can'ın avucuna. Tüy, sanki gökkuşağının renklerini taşımış. Ardından bir cıvıltı sesiyle Can'a veda etmiş, uzaklara uçmuş gitmiş. Can, teyzenin verdiği taşı ve kuşun hediye ettiği tüyü büyük bir özenle cebine koymuş.

Can ve Minik Kuş

Can, cebinde iki yeni arkadaşıyla yoluna devam ederken, güneş batmaya başlamış, gökyüzünü turuncu ve mor renklere boyamış. Yıldızlar yavaş yavaş göz kırpmaya başlamışlar. Uzaktan bir miyavlama sesi daha duymuş, ama bu seferki daha tiz, daha telaşlıymış. Bu ses, köyün en yaramaz, en oyuncu kedisi Miyav'a aitmiş. Can, sesin geldiği yöne doğru adımlarını hızlandırmış. Bir de ne görsün! Miyav, köyün en uzun elma ağacının en tepesindeki bir dala tırmanmış ama aşağı inemiyormuş. Kuyruğu havada, patileri titreyerek miyav miyav diye ağlıyormuş. Can, kedicik için üzülmüş. 'Vah vah Miyav, ne işin var senin orada?' diye mırıldanmış. Ağaca dikkatlice tırmanmaya başlamış. Daldan dala tutunarak, her adımını dikkatle atarak Miyav'ın yanına ulaşmış. Miyav'ı kucağına almış ve yavaşça, basamak basamak aşağıya indirmiş. Kedi, kurtulunca Can'ın ayaklarına sürtünmüş, mırıl mırıl sesler çıkarmış. Sanki 'Çok teşekkür ederim Can, beni kurtardın!' der gibiymiş. Sonra patileriyle Can'ı çekiştirmiş, onu eski bir ahırın arkasına doğru götürmüş. Can, Miyav'ın peşinden gitmiş. Ahırın arkasında, unutulmuş, üzeri kurumuş yapraklarla örtülmüş, içi mis kokulu, kıpkırmızı orman meyveleriyle dolu bir sepet bulmuşlar. Sepet, sanki sihirli bir el tarafından oraya bırakılmış gibi duruyormuş.

Can ve Yaramaz Kedi

Can, bu lezzetli, taptaze orman meyvelerini görünce çok sevinmiş ama hepsini tek başına yemek istememiş. 'Bu kadar güzel şeyi paylaşmak lazım,' diye düşünmüş. Az ötede, tarlasını sürmeyi bitirmiş, yorgun argın bir ağacın dibinde dinlenen yaşlı bir çiftçi dede görmüş. Dedenin yüzü ter içinde kalmış, beli bükülmüş, sanki bütün gün güneşin altında çalışmaktan bitap düşmüş. Can, sepeti dedeye doğru götürmüş. 'Dede, bu mis kokulu meyveler sana şifa olsun, afiyetle ye,' demiş, gülümseyerek. Çiftçi dede, Can'ın bu sürprizi karşısında şaşırmış, sonra da gözleri parlamış. 'Allah razı olsun yavrum, ne iyi ettin, tam da yorgunluktan bitmiştim. Bu meyveler ilaç gibi gelir şimdi bana,' demiş. İkisi birlikte meyveleri afiyetle yemişler, sohbet etmişler. Dede, Can'ı evine davet etmiş, ona sıcak bir çay ikram etmiş, şöminenin başında eskilerden kalma nice masallar anlatmış. Can o gece, sıcacık yatağında uzanırken, teyzenin verdiği parıldayan taşı, kuşun hediye ettiği rengarenk tüyü ve tatlı meyvelerle dolu sepeti düşünmüş. Anlamış ki, yaptığı her iyilik, küçücük de olsa, bir başkasının yüreğini ısıtmış, bir gülümsemeye vesile olmuş ve böylece görünmez bir dostluk zinciri oluşturmuş. Bu zincir, dünyanın en kıymetli hazinesiymiş.

Can, o günden sonra hep iyilik peşinde koşmuş, kalbi daima sevgiyle dolmuş. İşte bu güzel masal da böylece sona ermiş. Bu masalın kapısı, kalbi iyilikle çarpan, dostluğa kıymet veren herkese her zaman açık olsun, ta ki dünyanın sonuna kadar.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Peri Bahçesi

Peri Bahçesi

Küçük Elif'in Peri Bahçesi'ne yaptığı büyülü yolculuğu keşfedin. İyiliğin ve sevginin gücünü anlatan sıcacık, geleneksel bir Türk masalı.