Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarlarda değil, bizim Anadolu'muzun şirin mi şirin bir köyünde, gözleri yıldız gibi parlayan, gönlü kuş kadar hafif, adı Can olan küçük bir oğlan çocuğu yaşarmış. Can, köyün en neşeli, en meraklı çocuğuymuş. Sabahları horoz ötmeden kalkar, güneşin ilk ışıklarıyla uyanan tabiatı selamlar, kuş cıvıltılarını dinler, sonra da köyün patikalarında koştururmuş. Rüzgar, Can'ın saçlarını okşar, ona ninniler fısıldarmış sanki.
Köyün hemen yanı başında, şırıl şırıl akan incecik bir dere varmış. Dere, şarkılar söyleyerek akarmış sanki, taşlara çarptıkça çıkardığı berrak sesler, Can'ın kulağına huzurlu bir melodi gibi gelirmiş. Bir gün Can, derenin kıyısında, rengarenk çiçeklerin arasında dolaşırken, minicik bir serçe görmüş. Serçe, diğer kuşlar gibi neşe içinde uçamıyor, kanadı incinmiş olmalı ki, bir dala konamıyor, oradan oraya topallayarak sekiyor, hüzünlü hüzünlü etrafa bakınıyormuş. Can'ın yüreği cız etmiş serçenin bu acınası halini görünce. Ona yardım etmek istemiş hemen, kalbi şefkatle dolup taşmış.

Can, serçeye yavaşça, adımlarını belli etmeden yaklaşmış. "Minik kuş, güzel serçecik, neyin var senin?" diye incecik bir sesle fısıldamış. Serçe, Can'ın sesini duyunca önce biraz ürkmüş, kanatlarını çırpmış ama acıyla yere düşmüş. Sonra Can'ın şefkatli ve sevgi dolu bakışlarını görünce sakinleşmiş, gözlerini Can'ın gözlerine dikmiş. Can, serçeyi narin avucuna almış usulca. Minik kanadında küçücük, belli belirsiz bir yara görmüş. Annesinin ona hayvanlara nasıl bakılacağını öğrettiği gibi, dereden topladığı taze, şifalı otlarla, büyük bir dikkatle serçenin yarasını sarmış. Serçe, Can'ın sıcak avucunda kendini güvende hissetmiş, minik kalbi artık korkuyla değil, huzurla atıyormuş. Can, serçeyi evine götürmüş, ona odasının bir köşesinde, yumuşak tüylerden ve kuru otlardan küçük bir yuva hazırlamış. Her gün ona taze su ve en sevdiği buğday tanelerini vermiş.
Günler günleri kovalamış, haftalar ayları. Can serçeye gözü gibi bakmış, bir an olsun yanından ayrılmamış. Serçenin kanadı yavaş yavaş iyileşmeye başlamış, her gün biraz daha güçleniyormuş. Can'ın her sabah uyandığında ilk işi serçeyi kontrol etmek, ona "Günaydın, dostum!" demek olmuş. Pencerenin önünde oturup serçeyle saatlerce konuşurmuş. Ona köydeki maceralarını, düşlerini anlatırmış. Serçe de Can'ın sesini tanımış, ona tatlı cıvıltılarıyla cevap verirmiş. Rüzgar, pencereden içeri girer, Can'ın ve serçenin üzerine tatlı bir melodi fısıldarmış. Akşamları ise gökyüzündeki parlak yıldızlar, Can'ın odasına göz kırpar, onların sıcacık dostluğunu seyrederlermiş.

Bir sabah, güneşin ilk altın ışıkları odaya dolduğunda, serçe kanatlarını güçlüce çırpmış, odada kısa bir tur atmış ve pencere kenarına konmuş. Can'a minnetle dolu, pırıl pırıl gözlerle bakmış, sonra da bir anda havalanmış. Can, serçenin gittiğini görünce önce minicik bir hüzün duymuş, gözleri dolmuş. Ama serçe çok uzağa gitmemiş ki! Hemen pencerenin önündeki ulu çınar ağacının dallarına konmuş, cıvıl cıvıl ötüşleriyle Can'ı beklemiş. Can, serçenin tamamen iyileştiğini ve özgürlüğüne kavuştuğunu görmüş. Yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmış. Serçe, o günden sonra her gün Can'ın penceresinin önüne gelir, ona en güzel şarkılarını söylermiş. Can da serçenin şarkılarını dinler, onunla dertleşir, ona yeni hikayeler anlatırmış.
Can, serçeyle kurduğu bu sıcacık dostluğun ne kadar değerli olduğunu, hayatına nasıl bir neşe kattığını anlamış. Kalbinde minik bir köprü kurmuş serçeyle arasına. Bu köprü sevgiyle, şefkatle ve karşılıksız iyilikle örülüymüş. Can, her gün köydeki diğer çocuklarla da bu köprüden bahseder, onlara hayvanlara iyi davranmanın, zayıflara yardım etmenin ve her canlının sevgiyi hak ettiğinin önemini anlatırmış. Çocuklar da Can'ın anlattığı hikayelerden ilham almış, etraflarındaki canlılara, hatta birbirlerine bile daha sevgiyle, daha şefkatle bakmaya başlamışlar.

Can ve minik serçe, köydeki herkes için bir örnek olmuş. Onların bu eşsiz dostluğu, komşular arasında da bir sıcaklık ve dayanışma yaratmış. Köy halkı, birbirine daha çok destek olmuş, dertlerini paylaşmış, sevinçlerini çoğaltmış. Çünkü görmüşler ki, küçücük bir iyilik tohumu bile ekildiğinde, kocaman, sarsılmaz bir dostluk köprüsü kurmaya yetermiş, kalpten kalbe uzanan.
Bu masal da burada bitmiş. Gönüllerinize sevgi tohumları ekilsin, hanelerinize neşe dolsun, bu masalın anlattığı gibi dostluk köprüleriniz hep sağlam, hep ışıl ışıl kalsın, hiç yıkılmasın.