Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, yemyeşil tarlaların, şırıl şırıl akan derelerin ortasında, minicik bir köy varmış. Bu köyde, adı Elif olan, pek sevimli, pek de meraklı bir kız çocuğu yaşarmış. Elif'in gözleri yıldızlar gibi parlarmış, saçları ise iki örgülü, sanki bir dere gibi akarmış. Yaz akşamları Elif'in en sevdiği zamanlarmış; zira güneş batarken, gökyüzü önce en tatlı turunculara, sonra şeftali pembelerine, en sonunda da morun en derin tonlarına bürünürmüş. Elif, her akşam kapının eşiğine oturur, bu renk cümbüşünü adeta bir masal dinler gibi hayranlıkla izlermiş.
Bir yaz akşamı yine gelmiş, hava sıcacık, toprak mis gibi kokarmış. Elif, anneannesinin serin gölgeli avlusunda, onun dizinin dibine çökmüş, eski zamanlardan kalma masallara kulak vermiş. Anneannesi, fısıltıyla konuşurmuş adeta, sesi sanki bir rüzgarın yapraklarla dansı, bir derenin şırıltısı gibiymiş. "Bak bakalım Elifciğim," demiş anneannesi, göz ucuyla uzaktaki tepelere işaret ederek, "Şu tepedeki ulu söğüt ağacına. Onun yaprakları, akşam yeli estikçe nasıl da tatlı tatlı ninni söyler. Gündüzün tüm yorgunluğunu, telaşını alıp götürürmüş sanki." Elif bakmış, gerçekten de ağacın dalları hafif hafif sallanmış, tatlı, huzurlu bir hışırtı çıkarmış. Sanki söğüt ağacı, tüm canlıları uykuya davet ediyormuş.

Elif, anneannesinin buruşuk ama sıcacık elini tutmuş, merakla sormuş: "Anneanneciğim, bu yaz akşamları neden bu kadar güzel, bu kadar sakin?" Anneannesi şefkatle Elif'in saçlarını okşamış, derin bir nefes alıp gülümsemiş. "Çünkü yavrum," demiş, "Yaz akşamları tabiatın en güzel uykusudur. Dere yatağında akan su, gündüzden kalan tüm telaşını, gürültüsünü suya katmış, şimdi usulca dinleniyormuş. Koca dağlar bile, üzerine düşen mor örtüyle birer dev gibi uyurmuş. Gökyüzündeki yıldızlar, pırıl pırıl göz kırpar, sanki bize gizemli birer sır anlatmak istermiş. Cırcır böcekleri ise, kendilerine özgü şarkılarını en tatlı perdeden söylermiş, tüm gece boyunca. Her biri, kendi dilinde bir şeyler fısıldarmış etrafa." Elif, dikkatle dinlemiş, etrafına kulak kesilmiş. Gerçekten de her yer, bir başka melodiyle, bir başka fısıltıyla dolmuş. Uzaktan bir baykuşun sesi gelmiş, sanki "huu, huu" diye seslenerek gecenin derinliğini vurguluyormuş.

Biraz sonra, alacakaranlığın tatlı örtüsüyle birlikte, bahçede minik ışıklı böcekler belirmiş. Elif sevinçle bağırmış, parmağıyla işaret ederek: "Anneanne, bak, ateş böcekleri!" Ateş böcekleri, minik fenerler gibi yanıp sönmüş, karanlık bahçeyi bir an aydınlatıp bir an karartmış. Sanki yaramaz peri çocuklarıymış da, saklambaç oynuyormuş gibiymiş. Anneannesi, Elif'in gözlerindeki parıltıya bakmış. "Onlar da gecenin lambaları Elifciğim," demiş. "Her biri, kendi minicik ışığını saçarak etrafına neşe verirmiş. Tıpkı insanlar gibi. Herkesin içinde parlayan bir ışık varmış, önemli olan onu bulup, sevgiyle ve iyilikle etrafına yaymakmış. O zaman dünya daha aydınlık olurmuş." Elif, bu bilgece sözleri içinden geçirmiş. Demek ki, bu koca dünyada küçücük bir ateş böceğinin bile, ulu bir dağın bile bir yeri, bir anlamı varmış. Her şey birbiriyle bağlıymış.

Gece iyice bastırınca, Elif'in göz kapakları ağırlaşmış, tatlı bir yorgunluk sarmış bedenini. Yatağına girmiş, pencereden dışarı bakmış son bir kez. Gökyüzü simsiyah bir kadife gibiymiş, üzerine serpilmiş binlerce pırlanta gibi yıldızlar pırıl pırıl parlamış. Ay dede, kocaman, bembeyaz yüzüyle Elif'e gülümseyerek bakmış, sanki iyi geceler öpücüğü gönderiyormuş. Elif, anneannesinin anlattıklarını, doğanın fısıltılarını düşünmüş. Yaz akşamları sadece güzel değil, aynı zamanda çok anlamlıymış. Her ses, her ışık, her esinti bir hikaye anlatırmış. Elif, bu derin huzurla gözlerini kapatmış, en tatlı rüyalara dalmış. Sabah olunca, o da kendi ışığını etrafına saçmaya karar vermiş. İşte bu masal da burada bitmiş, dinleyenlerin gönlüne huzur, gözlerine pırıltı dolmuş, dilerim ki nice güzel rüyalara kapı açmış.