Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken, Anadolu’nun şirin mi şirin, yemyeşil ovalarında, şırıl şırıl akan derelerin kenarında, hercai menekşelerin boynu bükük durduğu, bülbüllerin şakıdığı diyarda, bir köy varmış. Bu köyde herkesin sevdiği, sözüne güvendiği, nüktedan mı nüktedan, bilge mi bilge bir Nasreddin Hoca yaşarmış. Hoca'nın her işinde bir hikmet, her sözünde bir ders bulunurmuş.
Yine bir yaz günüymüş. Güneş gökyüzünde altın bir tepsi gibi parlamış, toprağı sıcacık öpüyormuş. Rüzgar bile tembellik edip yaprakları usul usul sallıyormuş. Hoca, sevgili eşeğine binmiş, çarşıdan dönerken yol kenarında bir ağacın altına gelmiş. Ağaççık küçücükmüş ama gölgesi serin mi serinmiş. Gözü, ağacın serin gölgesinde uzanmış yatan bir adama takılmış. Adam derin bir oh çekerek uyukluyormuş. Hoca da çok yorulmuş, sıcaktan bunalmışmış. İçinden bir ses, "Ah, keşke ben de bu gölgede biraz soluklansam," demiş.

Hoca, eşeğini ağacın dibine bağlamış, adama yaklaşmış. Nazikçe, "Efendi," demiş, "bu gölge ne güzelmiş, ne serinmiş. Bana da bir parça yer verir misin?" Adam, gözlerini aralamış, Hoca'ya bakmış. "Hoca Efendi, sen de mi yoruldun? Lakin gölge küçücük, bize ancak yeter," demiş. Hoca düşünmüş, düşünmüş. Sonra gözleri parlamış. "Pekala," demiş, "eğer öyleyse, gel bu gölgeyi bana sat! Ne kadar istersin?" Adam şaşırmış. "Gölge mi satılır Hoca Efendi? Ne tuhaf bir istek! Pekala, madem gönlünden kopuyor, beş akçe ver de gölge senin olsun," demiş, gülümsemiş. Hoca da seve seve beş akçeyi vermiş, gölgenin sahibi olmuş. Sonra eşeğiyle birlikte gölgeye sığınmış, serinliğin tadını çıkarmış.

Güneş gökyüzünde ağır ağır yol alırken, ağacın gölgesi de yer değiştirmiş, kaymış gitmiş. Hoca, gölge nereye giderse oraya oturmuş. Adam bir süre sonra uykusundan uyanmış, bir de ne görsün? Gölge yerini değiştirmiş, kendisi güpegündüz, sıcağın altında kalmış. Hoca ise aldığı gölgenin içinde, keyifle dinleniyormuş. Adam Hoca'ya dönmüş, sitemli bir sesle, "Aman Hoca Efendi, sen ne yaptın? Benim gölgemden bir türlü çıkmıyorsun, hep benim gölgemde oturuyorsun," demiş. Hoca gülümsemiş, mübarek gözlerinin içi ışıldamış. "Ne diyorsun efendi? Ben bu gölgeyi senden satın almadım mı? Nereye giderse gitsin, o artık benim gölgemdir. Ben de malımın peşinden gidiyorum," demiş. Adam bu cevaba öyle şaşırmış, öyle düşüncelere dalmış ki, ne diyeceğini bilememiş. Hoca'nın bu ince zekasına hayran kalmış.

Hoca, gülen gözlerle adama bakmış, sonra usulca kalkmış, eşeğine binmiş. "Unutma evlat," demiş, "bazen görünenin ardında daha derin anlamlar yatar. Her şeyin bir değeri vardır ama bazı şeyler parayla alınsa bile yerinde durmaz, tıpkı gölge gibi. Akıl ve zeka, en büyük hazinedir." Adam, Hoca'nın sözlerini dinlerken hem ders almış hem de Hoca'nın ne kadar bilge biri olduğunu bir kez daha anlamış. Hoca da yeni bir hikayenin tohumlarını ekmiş, yoluna devam etmiş.
Bu masal da burada bitmiş. Gönüllerinize neşe, akıllarınıza bilgelik dolup taşsın diye anlatılmış.