Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların şirin mi şirin bir köyünde, Can adında minik bir mühendis yaşarmış. Can, sabahları horozlar ötmeden kalkar, eline tahta parçalarını, çivi yerine kullandığı minik dalları alır, köyün kenarındaki dere kenarına koşarmış. Gözleri hep bir şeyleri tamir etmek, daha güzelleştirmek için pırıl pırıl yanarmış.
Bu köyde, şırıl şırıl akan derenin üzerinde, köylülerin çok sevdiği, çocukların oyun oynamak için her gün geçtiği eski, ahşap bir köprü varmış. Bu köprü, köyün en güzel erik ağaçlarına ve rengarenk çiçeklerle dolu çayırlara giden tek yolmuş. Ne var ki, zamanla köprü eskimiş, tahtaları çürümüş, her adımda gıcırtılar çıkarmaya başlamış. Artık kimse üzerinden geçmeye cesaret edemez olmuş.
Köylüler üzgünmüş. Çocuklar erik ağaçlarına gidemediği için oyunsuz kalmış. Dere bile sanki hüzünlü hüzünlü akarmış, köprünün haline bakıp iç çekermiş. Can, bu durumu görünce pek bir düşünceliymiş. Minik elleriyle çenesini kavramış, gözlerini köprüye dikmiş, uzun uzun bakmış. "Bu böyle olmaz!" demiş kendi kendine, "Bu köprü yeniden eski neşesine kavuşmalı!"
Can, günlerce köprünün etrafında dolanmış. Dereden geçen suların gücünü, etraftaki taşların sağlamlığını, uzun ve esnek söğüt dallarının ne kadar dayanıklı olabileceğini incelemiş. Babası onu izlerken, "Ne düşünüyorsun Can'ım?" diye sormuş. Can da, "Bu köprüyü öyle bir yapmalı ki, ne kışın soğuğu ne de dere yatağının hırçınlığı ona zarar vermesin babacığım," demiş.

Can'ın aklına parlak bir fikir gelmiş. Eski köprünün tahtalarını söküp yerine, dere kenarından topladığı sağlam taşları ve uzun, bükülebilen söğüt dallarını kullanmaya karar vermiş. Komşuları ve babası, Can'ın bu azmine hayran kalmışlar. Onlar da yardıma koşmuşlar. Can, minik aklıyla bir yandan taşları nasıl yerleştireceğini, bir yandan da söğüt dallarını nasıl örerek sağlam bir korkuluk yapacağını anlatmış.
Güneş her sabah Can'ın üzerine sıcacık gülümser, rüzgar tatlı tatlı fısıldayarak ona güç verirmiş. Can, küçük elleriyle taşları dikkatlice yerleştirmiş, söğüt dallarını sabırla örmüş. Bazen yorulmuş, ama köprüden geçemeyen çocukların yüzündeki üzgün ifadeyi hatırlayınca hemen yeniden canlanmış. Her geçen gün, köprü biraz daha yükselmiş, biraz daha sağlamlaşmış.

Sonunda, haftalar süren uğraşın ardından, Minik Mühendis Can'ın ellerinden yepyeni, sağlam ve çok güzel bir köprü ortaya çıkmış. Eski ahşap köprü gitmiş, yerine taş ayaklı, söğüt dallarından örülmüş korkuluklu, güven veren bir geçit gelmiş. Köy halkı toplanmış, hayranlıkla köprüye bakmışlar. "Can'ımız ne de güzel iş çıkarmış!" diye şaşkınlıklarını dile getirmişler.
Köyün çocukları, Minik Mühendis Can'a sarılmışlar. Hep birlikte yeni köprüden geçip erik ağaçlarının altına koşmuşlar, kahkahalarla oynamışlar. Dere de sevinçle şırıl şırıl akmaya başlamış, sanki Can'ı ve yeni köprüyü alkışlarmış. Köyde bir daha kimse köprüden geçmekten korkmamış, herkes Can'ın zekasına ve azmine hayran kalmış.

İşte böylece, minicik elleriyle büyük işler başaran Can, köyün en sevilen kahramanlarından biri olmuş. Bu masal da bize göstermiş ki, büyük işler yapmak için kocaman olmak gerekmezmiş, yeter ki yürekte sevgi, akılda azim olsun. Minik Mühendis Can'ın bu güzel masalı da burada bitmiş, dileyen herkese nice güzel hayaller ve ilhamlar vermiş.