Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların şirin bir köyünde, yıldızlara sevdalı bir çocuk yaşarmış. Adı Can'mış. Can, geceleri evlerinin küçük penceresinden gökyüzüne bakar, parlayan yıldızlara uzun uzun dalarmış. Ay dede ona gülümser, rüzgar usulca kulağına masallar fısıldarmış. Can'ın gönlünde büyük bir arzu varmış: Göklere uçmak, yıldızlara dokunmak, dünyanın ötesini görmek istermiş.

Gün gelmiş, Can köyün avlusunda, eski tenekelerden, tahta parçalarından, rengarenk bezlerden kendi roketini yapmaya başlamış. Herkes onu görmüş, bazıları gülmüş, bazıları da 'Ne yapsın çocuk, hayal bu,' demiş. Ama Can'ın annesi, onun gözlerindeki ışıltıyı fark etmiş, 'Yüreğin nereye çekerse, oraya git oğlum,' diyerek onu desteklemiş. Can, roketini sabırla, büyük bir aşkla tamamlamış. Roket, dışarıdan bakıldığında belki biraz garip dururmuş ama Can için dünyanın en harika gemisiymiş.

Bir gece, Can roketinin içine girmiş. Ay ışığı pencereden süzülmüş, yıldızlar her zamankinden daha pırıl pırıl parlamış. Can gözlerini kapatmış, yüreğindeki dileği fısıldamış: 'Uçmak istiyorum!' Roketi birden hafifçe titremeye başlamış. Sonra bir de bakmış ki, roket topraktan havalanmış, gökyüzüne doğru yavaşça yükseliyormuş! Köy aşağıda küçücük kalmış, ışıkları minik yıldızlar gibi parıldarmış.

Can'ın Roketi Havalanıyor

Can, roketinde usulca süzülmüş. Etrafında rengarenk gezegenler dönmüş, her biri ayrı bir masal anlatırmış. Kuyruklu yıldızlar selam vermiş geçerken, Samanyolu ise pırıl pırıl bir nehir gibi akarmış. Uzayda sessiz bir şarkı duyulmuş, bu, yıldızların ve gezegenlerin uyumlu sesiymiş. Can, evinden çok uzaklara gitmiş, ama hiç korkmamış. Kalbi, bu yeni keşiflerle dolup taşmış. Bir bulutsuya yaklaşmış, renkleri öyle canlıymış ki, sanki bir ressamın paletinden fışkırmış.

Uzayda Bir Yolculuk

Can, sonunda küçük, ışıl ışıl parlayan bir gezegene inmiş. Orada ne bir ağaç varmış ne bir dere, ama her yer ışıl ışıl parlayan taşlarla doluymuş. Can bir taşa dokunmuş, taş dile gelmiş, 'Her şeyin bir güzelliği vardır Can,' demiş. 'Önemli olan onu görebilen göz, hissedebilen yürektir.' Can anlamış ki, en büyük macera, insanın kendi hayallerinin peşinden gitmesiymiş. Uzayın sonsuzluğunda bile, kendi küçük kalbi ona yol göstermiş. Orada bir süre kalmış, sonra geri dönme vakti gelmiş.

Parlayan Taşların Sırrı

Roketiyle köyüne geri dönmüş, tıpkı bir rüya gibi. Herkes derin uykudaymış. Can, roketinden inmiş, sessizce yatağına gitmiş. Sabah uyandığında, penceresinden gökyüzüne bakmış. Yıldızlar ona göz kırpmış, ay dede tekrar gülümsemiş. Can, o günden sonra her şeye daha bir anlamla bakmış, çünkü bilmiş ki hayallerin kapısı uzaya kadar uzanırmış. Bu masal da burada bitmiş, dileyen herkese bir tutam yıldız tozu ve sonsuz hayaller bırakmış.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Cesur Şövalye ve Köyü

Cesur Şövalye ve Köyü

Cesur Şövalye Alp'in köyünün su sorununu çözmek için çıktığı macera dolu yolculuğunu anlatan, cesaret ve azmin değerini öğreten geleneksel bir Türk masalı.