Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarlarda, yemyeşil tepelerin arasına kurulmuş, bahçeleri çiçeklerle bezeli, şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, güneşin ilk ışıklarıyla uyanan, meraklı gözleriyle etrafı seyreden Elif adında bir kız yaşarmış.
Güneşli bir yaz sabahıymış. Elif yatağında uyanmış, odasının penceresinden süzülen altın sarısı ışıklara bakmış. Güneşin ışıkları, odasını sıcacık bir battaniye gibi sarmış. Kuşlar penceresinin önündeki ağaçta cıvıl cıvıl ötüşmüş, sanki Elif’e bir sır fısıldıyormuş gibi.
Elif, bu sabahın diğerlerinden farklı olduğunu hissetmiş. Sanki güneşin her zerresinde, çiçeklerin her yaprağında, rüzgarın her esintisinde gizli bir sihir varmış. Yatağından kalkmış, penceresine yaklaşmış. Derin bir nefes almış. “Bu sabahın sihrini bulmalıyım!” diye fısıldamış kendi kendine, gözleri pırıl pırıl parlamış.

Aceleyle giyinmiş, bahçeye çıkmış. Bahçe, çiğ taneleriyle bezenmiş, rengarenk çiçeklerle doluymuş. Hafif bir rüzgar esmiş, Elif’in saçlarını okşamış, yanaklarını serinletmiş. Elif, rüzgara dönmüş, sanki onunla konuşuyormuş gibi: “Ey Rüzgar Nine, bu sabahın sihrini sen biliyor musun? Neden her şey bu kadar güzel?”
Rüzgar usulca fısıldamış, yaprakların hışırtısıyla ona cevap vermiş: “Sihir tek bir yerde değil, küçük kız. Sihir, onu duyan kulakta, gören gözde, hisseden kalpte gizlidir.”
Elif düşünceli düşünceli ilerlemiş, rengarenk açmış bir gelinciğin yanına çökmüş. Gelincik, güneşe dönmüş, narin yapraklarını yavaşça açıyormuş. Elif, gelinciğe sormuş: “Gelincik kardeş, sen neden bu kadar neşelisin? Bu sabahın sihrini sen de mi taşıyorsun?”

Gelincik narin yapraklarını usulca kıpırdatmış, sanki gülümsüyormuş gibi. “Güneşin sıcaklığı içimi ısıtır, çiylerle yıkanırım her sabah, bu yüzden neşem taşar. Her yeni gün, yeni bir başlangıçtır benim için.” demiş.
Elif başını sallamış, gelincikten ayrılmış. Köyün kenarından akıp giden dereye varmış. Dere şırıl şırıl şarkı söylemiş, taşlara çarpa çarpa köpükler saçmış. Suyu berrakmış, içinden geçen çakıl taşları parlıyormuş. Elif, derenin kenarına oturmuş, ayaklarını serin suya daldırmış. “Dereciğim, sen de mi bu sabahın sihrini taşıyorsun? Neden bu kadar coşkulu akıyorsun?”
Dere coşkuyla akmış, suları neşeyle dans etmiş. “Benim neşem akıp gitmekte, her yeri tazelemekte, suyla hayat vermekte gizli. Durmadan ilerlemekte, yenilenmekte var sihrim.” demiş.

Tam o sırada, Elif’in başının üzerinden küçük bir serçe uçmuş, yakındaki bir söğüt dalına konmuş, neşeyle cıvıldamış. Elif, serçeye bakmış, gülümsemiş. “Küçük Serçe, sen de mi sihir peşindesin? Neden bu kadar özgürce uçuyorsun?” diye sormuş.
Serçe kanatlarını çırpmış, gökyüzüne doğru kısa bir tur atmış, sonra geri konmuş. “Sihir, gökyüzünde özgürce süzülmekte, şarkılar söylemekte, yuvamı yaprakların arasına kurmakta gizli. Her yeni güne şükretmekte, her tohumu paylaşmakta var sihrim.” demiş.
Elif, duydukları karşısında derin derin düşünmüş. Sihir tek bir yerde değilmiş. Güneşin sıcaklığında, rüzgarın fısıltısında, çiçeğin neşesinde, derenin akışında, kuşun şarkısında... Her şeyin kendi içindeki güzelliği ve uyumuymuş sihir. En önemlisi de bu güzellikleri fark etmek, onlara değer vermekmiş. Elif’in kalbi sıcacık olmuş. O, bu sıradan görünen ama aslında mucizelerle dolu sabahın kıymetini anlamış. Güneş, şimdi ona daha bir parlak, rüzgar daha bir şefkatli geliyormuş.
Elif, o gün bahçesine geri dönmüş. Elindeki taze otları merakla bekleyen tavşanına vermiş, susamış çiçekleri sulamış, gökyüzüne bakıp gülümsemiş. Artık sihrin peşinden koşmasına gerek kalmamış, çünkü sihrin kendi içinde ve etrafındaki her şeyde olduğunu öğrenmiş. En büyük sihrin, sahip olduklarına şükretmek ve her anın tadını çıkarmak olduğunu anlamış.
Bu da böylece, bir güneşli yaz sabahının, küçücük bir kalbe en büyük dersi öğrettiği, sevgi ve huzur dolu sıcacık bir masalmış.