Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların eteğinde, derelerin çağladığı, kuşların şen şakrak öttüğü, mis kokulu çiçeklerin açtığı şirin bir Anadolu köyünde, adı Elif olan küçücük bir kız yaşarmış. Elif’in gözleri pırıl pırıl, kahverengi saçları iki örgülü, yüreği ise kocaman bir sevgiyle doluymuş. Günlerini köyün yemyeşil bahçelerinde, güneşin altında oynamakla geçirirmiş. Kelebeklerle kovalamaca oynar, arıların vızıltılarını dinler, kuşların cıvıltılarına kulak verirmiş. Lakin bazen, içi tuhaf bir özlemle dolar, kendine özel bir arkadaş, bir oyun arkadaşı, bir oyuncak istermiş.
Elif, bir öğleden sonra dere kenarında oturmuş, küçük ayaklarını serin suya sarkıtmış, suyun şırıltısını dinliyormuş. Dere ona sanki fısıldayarak, tatlı bir ninni söylermiş. Ilık rüzgar saçlarını okşarken, yaprakları hışırdatarak geçerken, Elif usulca mırıldanmış: "Ah keşke benim de kendime ait, sadece benimle konuşan, benimle gülen özel bir oyuncağım olsa!" Rüzgar, Elif’in sözlerini nazikçe alıp uzaklara taşımış, sanki dileğini tüm doğaya duyurmuş. Gökteki yıldızlar da akşam olunca Elif’e bir bir göz kırpmış, sanki onun dileğini duymuş, ona gizlice destek vermiş gibiymiş.

Köyün en yaşlısı, herkesin Nine dediği, ak saçlı, güler yüzlü, bilge bir kadın varmış. Nine, Elif’in her halini gözlemlermiş, o minik yürekteki özlemi, o masum dileği hissetmiş. Bir sabah erkenden, güneş daha yeni doğarken, Elif henüz mışıl mışıl uykudayken, Nine bahçeye çıkmış. Yere düşmüş kurumuş yaprakları, sarıdan kahveye, kırmızıdan turuncuya çeşit çeşit olanları toplamış. İncecik dallar bulmuş, pürüzsüz, yuvarlak taşlar seçmiş. Güneşin ilk altın rengi ışıkları Nine'nin ellerine vururken, o bir yandan dudaklarında eski bir türkü mırıldanarak, bir yandan da sevgiyle çalışmış, her parçaya ruh katmaya uğraşmış.
Nine, topladığı bu basit malzemelerle küçük bir bebek yapmaya koyulmuş. Önce ince dalları ustaca birleştirip bebeğin kollarını, bacaklarını, bedenini oluşturmuş. Sonra o güzelim kuru yaprakları dikkatlice sararak bebeğin giysisini, bedenini tamamlamış. Birkaç küçük taşla bebeğin gözlerini, pembe bir çiçek yaprağıyla da minik, gülümseyen ağzını belirlemiş. En son da bahçeden bulduğu renkli iplik parçacıklarıyla bebeğe şirin bir şapka ve minik bir kuşak yapmış. Her ilmeğe, her düğüme, her dokunuşa Elif'e olan sevgisini, şefkatini katmış.

Elif uyanıp bahçeye çıktığında, Nine'yi incir ağacının altında, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle otururken bulmuş. Nine, ellerindeki küçük, yaprak ve dallardan yapılmış, rengarenk bebeği Elif’e uzatmış. "Al bakalım Elif'ciğim, bu senin ilk oyuncağın," demiş. "Bak, dallar sana güç versin, yapraklar doğanın sırlarını fısıldasın, taşlar ise sağlam ve duru bir kalbin olsun." Elif'in gözleri sevinçle parlamış, kalbi pır pır atmış. Daha önce hiç bu kadar güzel, bu kadar anlamlı, bu kadar özel bir oyuncak görmemişmiş. Oyuncağını nazikçe kucaklamış, küçücük elleriyle sıkıca sarılmış. O oyuncak, Elif’in en değerli sırdaşı, en yakın arkadaşı olmuş o günden sonra.
Elif, yeni oyuncağıyla her yerde oynamış. Onu dere kenarına götürmüş, kelebeklere göstermiş, çiçeklerin kokusunu tattırmış. Akşam olunca yıldızların altında ninniler söylemiş, masallar anlatmış. Köydeki herkes görmüş ki, en kıymetli oyuncaklar, en değerli eşyalar, pahalı olanlar değil, sevgiyle ve emekle yapıldığında çok daha anlamlı ve kalıcı olurmuş. Elif, bu basit ama derin dersi küçücük yüreğine kazımış, ömrü boyunca unutmamış.

İşte o günden sonra Elif, ilk oyuncağına gözü gibi bakmış, onu her türlü dertten, tasadan korumuş. Ne zaman bir şeye üzülse, ne zaman bir sırrını paylaşmak istese, hemen oyuncağına sarılır, içini döker gibi yaparmış. Oyuncağı da sanki ona gülümser, "Her şey yoluna girecek, korkma," dermiş fısıltıyla. Elif'in omuzlarındaki yük hafifler, içi huzurla dolarmış. Bu masal da burada bitmiş, Elif'in yüreğindeki sevgi gibi, hiç bitmeden, nesilden nesile aktarılacak bir güzellik olarak sürmüş gitmiş.