Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak bir köyde anasıyla Keloğlan yaşarmış. Keloğlan’ın anası bir gün hastalanıvermiş, yataklara düşmüş. Köyün bilgesi, 'Anacığının derdine deva, Yedi Tepe Dağları'nın ardındaki Güneş Çiçeği'dir. O çiçek, yılda bir kez, baharın ilk ışıklarıyla açar, ama ona ulaşmak büyük sabır ister,' demiş. Keloğlan, anasının gözlerindeki kederi görünce yüreği burkulmuş, hiç düşünmeden 'Ben giderim!' demiş. Anasıyla vedalaşıp, azığını torbasına koyup yola koyulmuş. Güneş, Keloğlan'ın alın yazısını aydınlatırcasına ışıklarını saçmış, rüzgar kulağına 'Sabırlı ol evlat,' diye fısıldamış.

Keloğlan yola çıkmış, dağ tepe aşmış, ormanlar geçmiş. İlk durağı, dalları birbirine dolanmış, patikası kaybolmuş sık bir ormanmış. Keloğlan her zamanki gibi aceleciymiş, bir an önce geçmek istemiş. Lakin orman onu durdurmuş, 'Böyle aceleyle yol bulunmaz,' der gibiymiş. Keloğlan biraz oturup düşünmüş, nefeslenmiş. Ağaçların arasında süzülen ışıklara bakmış, kuşların ötüşünü dinlemiş. Derken, güneşin ışıkları bir aralıktan süzülerek incecik bir patikayı aydınlatmış. Keloğlan, sabırla bekleyince yolun kendiliğinden göründüğünü anlamış, tebessüm etmiş. Adım adım, dikkatle ilerlemiş, yaprakların hışırtısı ona ninni söylemiş.
Ormanı geçince karşısına gürül gürül akan bir dere çıkmış. Dere öyle coşkunmuş ki karşıya geçmek ne mümkün! Keloğlan durmuş, derenin sularına bakmış. Tam o sırada, karşı kıyıda ak sakallı, nur yüzlü bir derviş görmüş. Derviş de dereyi geçmek istiyormuş ama yaşlı bedeni buna izin vermiyormuş. Keloğlan hiç düşünmeden dereye girmiş, dervişe elini uzatmış. 'Gel derviş babam, seni karşıya geçireyim,' demiş. Derviş, Keloğlan'ın sırtına binmiş. Keloğlan, her adımda suya basa basa, sabırla, yavaş yavaş ilerlemiş. Derviş, Keloğlan'ın kulağına eğilip 'Evlat, bu yolda sabır en büyük yoldaşındır. Bu taşı al, yolunu aydınlatır,' diyerek avucuna parlayan küçük bir taş bırakmış. Dere şırıl şırıl şarkı söyleyerek onlara veda etmiş.

Keloğlan, dervişin verdiği taşı avucunda sımsıkı tutarak yoluna devam etmiş. Taş, yol ayrımına geldiğinde hafifçe parlıyor, Keloğlan'a doğru yolu gösteriyormuş. Yedi Tepe Dağları'na ulaşmış, en yüksek tepeye tırmanmış. Güneş Çiçeği'nin burada açtığını biliyormuş ama ortalıkta hiçbir çiçek yokmuş. Keloğlan şaşırmış, etrafa bakınmış. Hava kararmaya başlamış. Keloğlan, 'Belki de çiçek, sabahın ilk ışıklarıyla açar,' diye düşünmüş. Soğuk rüzgar esmeye başlamış, yıldızlar gökyüzünde göz kırpmış. Keloğlan üşüse de vazgeçmemiş, bir kaya kovuğuna sığınıp sabırla beklemeye başlamış. Gece, Keloğlan'ın etrafını saran bir örtü gibiymiş.
Gecenin en karanlık anında Keloğlan uyuya kalmış. Sabahın ilk ışıklarıyla gözlerini açmış. Bir de ne görsün! Tam karşısında, hafifçe parlayan o sihirli Güneş Çiçeği, altın rengi yapraklarıyla usul usul açıyormuş. Keloğlan'ın gözleri dolmuş. Çiçeği nazikçe koparmış, doğaya ve dervişe teşekkür etmiş. Hızlı adımlarla köyüne dönmüş. Anacığı, Keloğlan'ı görünce gözleri parlamış. Keloğlan çiçeği annesine vermiş. Annesi çiçeği koklar koklamaz, tüm dertleri uçup gitmiş, eski sağlığına kavuşmuş. Anası Keloğlan'ı bağrına basmış, gözlerinden şefkat damlamış.

Keloğlan, o günden sonra ne zaman bir zorlukla karşılaşsa, sabırlı olmayı ve iyi niyetle hareket etmeyi unutmamış. Bilmiş ki sabırla beklemek, en zor kapıları bile açarmış. Bu masal da burada bitmiş, sabrın ve iyiliğin ne kadar değerli olduğunu herkese fısıldamış.