Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, Anadolu'nun şirin bir köyünde, her hali ayrı bir bilmece olan, sözleri baldan tatlı, sohbeti demli çay gibi Nasreddin Hoca yaşarmış. Hoca'nın bir de pek sevgili, adı bile olmayan ama sevgisiyle gönüllerde yer eden bir eşeği varmış. Bu eşek, Hoca'nın her işinde sadık bir dost gibi yanında, her derdinde anlayışlı bir ortak gibi yanında olurmuş. Köyün yolları yazın tozlu, kışın çamurlu, dağları rüzgarlıymış. Rüzgar eserken çam ağaçlarının dalları ninni söyler, berrak dereler şırıl şırıl şarkılar okur, geceleri gökteki yıldızlar pırıl pırıl göz kırparmış. Doğa bile Hoca'nın hikayelerine kulak kesilirmiş sanki.
Günlerden bir gün, Nasreddin Hoca sevgili oğluyla birlikte komşu kasabadaki büyük pazara gitmeye karar vermiş. Hoca, "Haydi oğul, eşeği hazırlayalım da taze sebzeler, meyveler alalım, pazara varalım," demiş neşeyle. Eşeği güzelce hazırlamışlar, yola koyulmuşlar. İlk önce Nasreddin Hoca eşeğin sırtına binmiş, oğlu da eşeğin yularından tutmuş, neşeyle yanında yürümüş. Köyün içinden geçerken, meydandaki sohbet eden bazı köylüler onları görmüş. İçlerinden biri, "Aman Hoca'm," demiş fısıltıyla ama sesi Hoca'nın kulağına kadar ulaşmış, "koskoca adam, ak sakallı Hoca eşeğe binmiş, küçücük oğlunu yayan bırakmış, bu ne insafsızlık!" Hoca bu sözleri duymuş, yüzünde gizemli bir gülümseme belirmiş, ama hiç ses etmemiş.

Yola devam etmişler. Biraz ilerleyince Hoca eşekten inmiş, oğluna dönmüş, "Şimdi de sen bin oğul," demiş şefkatle, "ben de senin yanında yürüyeyim." Oğlu, babasının sözünü ikiletmeden eşeğin sırtına çıkmış, Hoca da eşeğin yanında usulca yürümeye başlamış. Bu sefer karşılarına başka bir grup köylü çıkmış. Onlar da bunları görünce aralarında konuşmaya başlamışlar. İçlerinden yaşlı bir teyze, "Vay terbiyesiz çocuk," demiş kaşlarını çatarak, "babasını yaya bırakmış, kendisi eşeğe binmiş, hiç yakışır mı koskoca babasına karşı bu saygısızlık!" Hoca yine aynı gizemli gülümsemeyle başını sallamış, oğlu da duydukları karşısında mahcup bir şekilde başını öne eğmiş. Güneş tepede pırıl pırıl parlar, yol kenarındaki papatyalar bile bu duruma şaşırmış gibi görünürlermiş.

Hoca derin bir nefes almış, düşünmüş taşınmış. "En iyisi," demiş kendi kendine, "ikimiz birden binelim de kimse bir şey demesin." Böylece Hoca da oğluyla birlikte eşeğin sırtına binmişler. Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Pazara giden yolda karşılarına çıkan bir grup yolcu onları görmüş. İçlerinden gür sesli bir adam, "Hey bakın hele şunlara!" diye bağırmış, "Yazık değil mi bu biçare hayvana? İki kocaman insan biricik eşeğin sırtına binmiş, hayvanın canı çıkacak, beli kırılacak!" Hoca bu sefer kahkahalarla gülmüş. Eşekten inmişler, eşeği önlerine katıp, keyifle yürümeye başlamışlar. Yol kenarındaki söğüt ağaçları hafif bir rüzgarla dans eder, onlara eşlik edermiş.

Pazara yaklaştıklarında, Nasreddin Hoca oğluna dönmüş, gözlerinin içi parlayarak, "Gördün mü oğul?" demiş, "İnsanlara asla tam olarak yaranamazsın. Ne yaparsan yap, mutlaka seni eleştiren, beğenmeyen birileri bulunur. Önemli olan, senin kalbinin rahat olması, vicdanının sesini dinlemen ve yaptığının doğru olduğuna inanmandır." Oğlu, babasının bu derin sözünü dinlemiş, başını tasdik edercesine sallamış. O günden sonra Nasreddin Hoca, kim ne derse desin, kendi bildiği doğru yoldan şaşmamış, ne eşeğini ne de kendini boş yere yormamış. Köyün sokaklarında ve yollarında, eşeğiyle birlikte neşe içinde, nice masallara yelken açmışlar, her adımlarında bir bilgelik tohumu ekmişler. Bu da böylece gelmiş geçmiş bir masalmış.