Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyün en neşeli, en kurnaz delikanlısı Keloğlan'mış. Saçı yokmuş belki ama aklı pek keskinmiş, her işin altından bir şekilde kalkarmış. Köylüler onu hem sever hem de muzipliklerinden bıkarmış.
Köyün bir de bilge dedesi varmış. Adı Dede Korkut değilmiş belki ama onun kadar bilgeymiş. Herkesin derdine derman olur, her düğümü çözer, her bilmeceye cevap verirmiş. Gel zaman git zaman, bilge dede hastalanmış. Yatağa düşmüş, gözleri ferini yitirmiş. Köy halkı ne yapacağını şaşırmış. Derman aramışlar, ama dedenin hastalığına çare bulamamışlar. Dedesi son bir umutla fısıldamış: 'Uzak dağların eteklerinde, gölgesini suya salmış Ulu Çınar'ın altında, sadece sabırlı gözlerin görebileceği 'Gönül Otu' diye bir bitki var. O otu bulan, bana şifa getirir.'

Keloğlan bu haberi duyunca hemen atılmış ortaya: 'Ben bulurum o otu! Benim aklım erer, benim hızım yeter!' demiş. Herkes Keloğlan'a güvenmiş. Keloğlan yola koyulmuş. Dağlara tırmanmış, derelerden geçmiş. Koşa koşa, acele acele, sağa sola bakmadan ilerlemiş. Ulu Çınar'ı bulmuş bulmasına ama Çınar'ın altı yemyeşil otlarla doluymuş. Hangi ot Gönül Otu'ymuş bir türlü anlayamamış. Her otu çekmiş, koklamış, bakmış, ama aradığı otu bulamamış. Güneş batmış, hava kararmış, Keloğlan yorgun argın bir kayanın üzerine oturmuş. 'Bu ne iş böyle?' diye söylenmiş kendi kendine. Rüzgar fısıltılarla esmiş, ağaçlar hışırdamış, sanki Keloğlan'a bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş. Ama Keloğlan'ın aceleci kalbi, bu fısıltıları duymamış.

Sabah olmuş, Keloğlan uyanmış. Hâlâ oturamış. Derenin sesi çağırmış onu. Keloğlan su içmek için eğilmiş. Suya bakınca kendi yorgun yüzünü görmüş. Birden aklına bilge dedenin sözleri gelmiş: 'Gerçek bilgelik, sadece görmekle değil, dinlemekle, hissetmekle bulunur evlat. Doğa konuşur, yeter ki sen onu dinle.' Keloğlan başını kaldırmış. Gözlerini kısmış, acele etmeden etrafına bakmış. Rüzgarın ninnisini dinlemiş, kuşların şarkılarını takip etmiş. Bir ağacın gölgesinde, diğer otlardan biraz daha farklı, yaprakları suya doğru eğilmiş, mor çiçekli bir ot görmüş. Sanki ot, Keloğlan'a gülümsüyormuş. Yaklaşmış, eğilmiş, koklamış. İşte buymuş Gönül Otu! O kadar telaşla bakmış ki, basit bir detayı gözden kaçırmış.

Keloğlan sevinçle otu almış, hızla köye geri dönmüş. Gönül Otu'nu bilge dedeye vermiş. Dede otu kaynatıp içmiş, bir süre sonra gözleri açılmış, yüzüne renk gelmiş. Köylüler sevinçten bayram etmiş. Keloğlan'a teşekkür etmişler. Keloğlan o günden sonra sadece kurnazlığıyla değil, sabrı ve doğayı dinlemesiyle de anılır olmuş. Anlamış ki, aceleci olmak değil, sabırlı olmak, etrafındaki güzellikleri görmek ve dinlemek, gerçek bilgeliğin anahtarıymış.
Bu masal da burada bitmiş. Gönül Otları hepimizi şifalandırsın, bilgelik yollarımız açık olsun.