Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, şirin mi şirin, yemyeşil ovalara kurulmuş büyük bir padişahlık varmış. Bu padişahlıkta yüce gönüllü bir padişah ile altın kalpli bir sultan yaşarmış. Her şeyleri varmış da, biricik evlatları, dünyalar güzeli, ay yüzlü, yakışıklı mı yakışıklı Prens Cemil'in yüzü hiç gülmezmiş. Prens doğduğundan beri tek bir kez bile tebessüm etmemiş, kahkaha atmamış, dudakları bir yay gibi gerili dururmuş hep. Padişah ile sultan bu duruma çok üzülür, geceleri uykuları kaçar, her seher vakti gözleri nemli uyanırlarmış. Sarayın bahçelerindeki bülbüller bile şakımayı bırakmış, sanki prensin hüznüne ortak olmuşlar.

Tellallar çağrılmış, ülkenin dört bir yanına fermanlar gönderilmiş: "Kim ki prensimizi güldürür, ona hazineler dolusu altın verilecek, ne isterse dileği yerine getirilecek!" Bu haberi duyan soytarılar saraylara doluşmuş, en komik şakalarını yapmışlar. Sihirbazlar göz kamaştıran gösteriler sergilemiş, ozanlar en neşeli türkülerini sazlarıyla dile getirmiş. Ama ne fayda! Prens Cemil'in yüzünde en ufak bir kıpırtı bile olmamış. Sanki bir mermer heykel gibi dururmuş. Yıldızlar bile geceleri prensin odasına pencerelerden göz kırpmış, "Gül prensim, gül ki biz de sevinçle parlayalım!" diye fısıldamışlar gökyüzünden ama nafileymiş. Sarayın duvarları bile bu sessizliğe alışmış, taşlar bile prensin gülmediği için hüzünlenmiş.

Günler günleri kovalamış, aylar ayları. Padişah ile sultanın umutları tükenmeye yüz tutmuşken, köyün en yaşlı, en bilge ninesi çıkmış padişahın huzuruna. Yüzünde güneşin ve zamanın izleri, gözlerinde derin bir bilgelik varmış. "Padişahım," demiş, sesi pınar suyu gibi berrak, "Prens'in gülmesi için sarayda aranan neşe değil, gönülde yatan neşedir. Bırakın prens halkın arasına karışsın, toprağa bassın, rüzgarın ferahlatıcı fısıltısını dinlesin, berrak derenin şarkısını duysun. Belki o zaman bulur aradığını, çünkü gerçek mutluluk, kalbin aynasında yansır." Padişah önce tereddüt etmiş, biricik oğlunu göz önünden ayırmak istememiş ama ninenin sözlerindeki hikmete kulak vermiş. Prens Cemil'i, sade giysiler giydirerek, kimseye sezdirmeden saraydan göndermiş.

Hüzünlü Prens

Prens Cemil, hayatında ilk defa saray duvarlarının dışına çıkmış. Adımları ağır ağır ilerlemiş, gözleri etrafı şaşkınlıkla, ama bir o kadar da merakla süzmüş. Yemyeşil tarlalarda alın teri döken köylüleri görmüş, onların yorgunluklarına rağmen yüzlerindeki umudu, toprağa olan sevgiyi hissetmiş. Bir köy fırınının önünden geçerken sıcacık, mis kokulu ekmek kokusu burnuna gelmiş, daha önce hiç tatmadığı bir kokuymuş bu. Bir grup çocuğun coşkuyla, neşeyle oynadığını seyretmiş. Top peşinde koşarken, küçücük bir çocuğun elindeki tahta topu dereye düşüvermiş. Çocuk üzüntüden ağlamaya başlamış, gözlerinden inci taneleri yuvarlanmış. Prens hiç düşünmeden, ayakkabılarını çıkarıp, soğuk suya aldırmadan dereye girmiş, topu çıkarıp çocuğa uzatmış. Çocuğun yüzündeki saf sevinci, gözlerindeki pırıl pırıl ışıltıyı görünce, prensin kalbinde ilk defa sıcacık, tatlı bir his belirmiş. Ve işte o an, dudaklarının kenarında küçük, küçücük bir tebessüm uçup geçmiş. Rüzgar bile bu tebessümü fark etmiş, sevinçle esmiş, ağaç yapraklarını hışırdatmış, bu müjdeli haberi tüm diyara taşımış.

Prens Halkın Arasında

Prens, yoluna devam etmiş. Bir patikada ilerlerken, ağır su testisini güçlükle taşıyan yaşlı bir teyzeye rastlamış. Teyzenin beli bükülmüş, adımları yavaşlamış. Prens hemen koşmuş, testiyi ondan alıp evine kadar taşımış. Teyze gözleri dolarak dualar etmiş, "Allah razı olsun evladım, yolun açık olsun, gönlün şen olsun!" demiş. Prens, teyzenin minnet dolu gözlerine bakınca, kalbindeki sıcaklık büyümüş, bir kor gibi içini ısıtmış. Bir ağacın gölgesinde oturan, yoksul ama kalbi zengin bir ozanın içli içli çaldığı sazın sesini dinlemiş. Ozan, doğanın güzelliğinden, dostluğun kıymetinden, hayatın sunduğu küçük mucizelerden bahsediyormuş. Prens, daha önce hiç duymadığı bir huzur hissetmiş ruhunda. Akşam olmak üzereymiş, güneş dağların ardına batmaya hazırlanırken, gökyüzünü en güzel turuncu, mor ve pembe renklere boyamış. Prens bu muhteşem güzellik karşısında derin bir nefes almış, kalbi kuşlar gibi çırpınmış. Tam o sırada, rengarenk kanatlı bir kelebeğin, yeni açmış mis kokulu bir çiçeğin üzerine konduğunu fark etmiş. Kelebek nazikçe kanatlarını çırpmış, çiçek de sanki ona gülümsüyormuş. Prens, işte o an, kalbinden gelen bir hafiflikle, dünyayı kucaklayan, kocaman, sıcacık bir gülümsemeyle parlamış. Neşe dalga dalga yayılmış, sanki bütün köy o gülümsemeyi hissetmiş, kuşlar bile daha bir coşkuyla ötmüşler.

Gülümseyen Prens

Prens, saraya bambaşka bir insan olarak dönmüş. Yüzünde artık o hüzünlü, donuk ifade yokmuş, yerine içten, huzurlu, aydınlık bir gülümseme yerleşmiş. Padişah ile sultan evlatlarının bu halini görünce sevinçten havalara uçmuşlar, gözlerinden yaşlar boşanmış. Prens Cemil, onlara dışarıda gördüklerini, yaşadıklarını, kalbinde hissettiklerini bir bir anlatmış. Gerçek neşenin, başkalarının yüzünde açan gülücüklerde, bir kuşun özgürce uçuşunda, doğanın sunduğu güzelliklerde ve kalbinin derinliklerinde olduğunu öğrenmiş. O günden sonra Prens Cemil, halkıyla daha sık bir araya gelmiş, onların dertlerine ortak olmuş, sevinçlerini paylaşmış, her fırsatta onlara yardım etmiş. Sarayda artık kahkahalar olmasa da, içten gelen, samimi gülümsemeler, şükran dolu bakışlar eksik olmamış. Mutluluk, yalnızca zenginlikte ve saray duvarları arasında değil, kalpteki iyi niyet, başkalarıyla paylaşılan sevinçler ve hayatın küçük mucizelerini fark etmekte saklıymış. İşte bu da böylece tatlı mı tatlı bir masal olmuş, dinleyenin gönlüne huzur dolmuş, mutluluk tohumları ekmiş.

Bu Masalı da Okumak İster misin?

Keloğlan ve Dürüstlük

Keloğlan ve Dürüstlük

Keloğlan ve Dürüstlük masalıyla tanışın! Keloğlan'ın bulduğu altın kesesini sahibine geri verme macerası, dürüstlüğün en büyük hazine olduğunu gösteriyor. Çocuklar için sıcacık bir Türk masalı.