Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yemyeşil çayırların, pırıl pırıl derelerin aktığı, kuş seslerinin hiç susmadığı şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde, bembeyaz tüyleri pamuk gibi yumuşacık, gözleri boncuk boncuk parlayan, adı da Pamuk olan küçücük bir kuzu yaşarmış. Pamuk, annesiyle birlikte her sabah güneşin ilk ışıklarıyla uyanır, taptaze çimlerin üzerinde neşeyle zıp zıp zıplar, mis kokulu otlar yermiş. Baharın tatlı rüzgarı esince, Pamuk'un tüyleri adeta havalanır, sanki kulağına en güzel ninnileri fısıldarmış. Yakınlarından şırıl şırıl akan dere ise, Pamuk'un oyunlarına eşlik eden neşeli şarkılar mırıldanırmış. Bazen küçük taşlara çarparak çıkardığı sesler, sanki Pamuk'a “Hadi gel, benimle oyna!” dermiş.
Pamuk, doğanın her köşesini merak eden, çok yaramaz ve bir o kadar da sevimli bir kuzuymuş. Her çiçeği koklamak, her kelebeğin rengarenk kanatlarının peşinden koşmak, her böceği yakından görmek istermiş. Annesi onu her zaman şefkatle uyarırmış: “Canım kuzum, sakın sürüden çok uzaklaşma. Bilmediğin yerlerde seni bekleyen tehlikeler olabilir. En güzeli, annenin ve arkadaşlarının yakınında kalmaktır.” Pamuk başını sallarmış, annesinin sözünü dinlermiş ama bazen oyunun ve merakın heyecanına kapılıp birazcık uzaklaşmaya dayanamazmış. Bir gün, güneş gökyüzünde altın sarısı ışıklar saçmış, bulutlar pamuk şeker gibi bembeyazmış. Pamuk, çayırın en nadide, en güzel çiçeklerini bulmak için annesinden ve sürüsünden biraz ayrılmış. Kırmızı bir uğur böceğinin peşinden gitmiş, mor bir sümbülün kokusuna dalmış, sonra da rengarenk kanatlı bir kelebeğin dansını izlemeye başlamış. Derken gözünü bir açmış ki, annesi ve diğer kuzular uzakta kalmış, gözden kaybolmuş.

Pamuk'un minik kalbi pır pır atmış, sanki kuş olup uçacakmış. Etrafına bakmış, ne tanıdık bir yüz, ne de uzaktan gelen bir meleme sesi varmış. Uzaktan usul usul gelen çoban köpeği Karabaş'ın şefkatli havlama sesi bile duyulmaz olmuş. Kocaman ağaçlar sanki birdenbire daha da büyümüş, gölgeleri uzayıp Pamuk'un üzerine düşmüş. Güneş, yavaş yavaş batmaya hazırlanırmış, gökyüzü turuncu ve pembe renklere bürünmüş, adeta bir ressamın paleti gibiymiş. Minik kuzu korkmuş, gözleri dolmuş, başlamış incecik sesiyle melemeye: “Mee! Mee! Anne! Anneciğim!” Sesi yankılanmış ormanın derinliklerinde, ama kimse cevap vermemiş. Rüzgar bu kez şefkatli bir ninni fısıldamak yerine, sanki hışırtılarla ona bir şeyler anlatmaya çalışır gibi uğuldamış. Dere de eskisi gibi neşeli şarkılar söylemez, daha bir durgun, daha bir hüzünlü akarmış.
Tam o sırada, dalların arasında uyuklayan yaşlı ve bilge bir baykuş, Pamuk'un hüzünlü sesini duymuş. Gözlerini açmış, kocaman sarı gözleriyle Pamuk'a bakmış. “Vırt vırt!” diye seslenmiş, sesi ormanda yankılanmış. “Ne arıyorsun buralarda minik kuzu? Neden bu kadar üzgünsün?” Pamuk titrek sesiyle, gözlerinden yaşlar süzülerek: “Annemi kaybettim, yolumu şaşırdım. Çok korkuyorum.” demiş. Baykuş bilgece başını sallamış, kanatlarını usulca germiş. “Merak etme, minik dostum. Yeter ki yüreğin umutla dolsun, yolunu mutlaka bulursun. Bak, şu yıldızlar sana yolu gösterecek, rüzgar da kulağına fısıldayacak.” demiş. Baykuş, Pamuk'a doğru yolu göstermiş, gagasıyla patikayı işaret etmiş. Pamuk, bilge baykuşun gösterdiği yöne doğru yavaş yavaş adımlamaya başlamış. Her adım attıkça, içindeki korku azalmış, umut yeşermiş, minik kalbi biraz daha ısınmış.

Biraz yürüdükten sonra, kulaklarına uzaktan uzaktan tanıdık sesler gelmeye başlamış. Annesinin şefkatli melemesi, diğer kuzuların neşeli sesleri... Sanki doğa da onunla birlikte sevinmiş. Çiçekler daha bir güzel kokmuş, rüzgar daha bir hafif esmiş. Pamuk sevinçle koşmaya başlamış. Minik bacaklarıyla koşmuş, koşmuş, sonunda annesinin sıcacık kucağına, sürüsünün arasına atlamış. Annesi de onu görünce gözleri sevinçle dolmuş, Pamuk'un minik burnunu öpmüş, tüylerini okşamış. “Neredeydin benim canım kuzum? Çok korktum senin için.” demiş. Pamuk olanları annesine anlatmış, baykuşun yardımını, korkusunu ve sonraki sevincini... “Bir daha asla sürüden ayrılmayacağım anneciğim, asla! Söz veriyorum.” demiş. O gece, gökyüzündeki yıldızlar her zamankinden daha parlak göz kırpmış, sanki Pamuk'a “Aferin!” dermiş gibi. Ay dede gülümseyerek Pamuk'un masum uykusunu, annesinin kucağındaki huzurunu izlemiş.
Pamuk o günden sonra annesinin sözünü hiç unutmamış. Her zaman sürünün yakınında durmuş, arkadaşlarıyla neşeyle oynamış ama gözünü annesinden ve sürüsünden hiç ayırmamış. Bilmiş ki, dünyanın en güzel çiçekleri bile, sevdiklerinden uzakta olmaya değmezmiş. Yuvasının sıcaklığı, annesinin şefkati ve arkadaşlarının dostluğu, dünyadaki en değerli hazineymiş. Ve Pamuk, her gece uykuya dalarken, baykuş dedenin bilge sözlerini, rüzgarın ninnisini ve derenin şarkısını hatırlarmış.

İşte bu masal da burada bitmiş, bu da benim son sözüm olsun. Bu masalı dinleyen herkesin kalbi sevgiyle, neşeyle dolsun, yuvası hep sıcacık kalsın. Sevgi ve beraberliğin kıymetini anlayan herkesin ömrü de tıpkı Pamuk'unki gibi huzurlu, mutlu ve masalsı olsun.