Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların şirin mi şirin bir Anadolu köyünde Can adında minicik bir çocuk yaşarmış. Can’ın gözleri, geceleri gökyüzünü seyrederken pırıl pırıl parlar, sanki her yıldızla tek tek konuşurmuş. Onun en sevdiği, en özel yıldızı ise, penceresinin tam karşısında, diğerlerinden daha parlak, daha ışıklı duran bir tanecikmiş. Her gece yatmadan önce o yıldızla vedalaşır, her sabah uyandığında ilk ona selam verirmiş.
Gel zaman git zaman, bir gece Can yatağına uzanmış, penceresinden gökyüzüne bakmış. Ama ne görsün! En sevdiği yıldız orada yokmuş. Gitmiş, kaybolmuş! Can’ın yüreğine hüzün çökmüş. Gözünden bir damla yaş süzülmüş. 'Nereye gittin sevgili yıldızım?' diye mırıldanmış. Sabaha kadar uyuyamamış, sadece o yıldızı düşünmüş. Ertesi sabah annesine, babasına durumunu anlatmış. Onlar da teselli etmeye çalışmışlar ama Can’ın aklı fikri kayıp yıldızındaymış. Ninelerinin anlattığı masallardaki gibi, kendisi de o yıldızı aramaya karar vermiş.

Annesinden izin almış, babasından helallik istemiş. Küçük heybesine bir parça peynir, bir dilim ekmek, bir de avucuna aldığı bir avuç kuru üzüm koymuş. 'Ben kayıp yıldızımı bulup geleceğim!' demiş, yola düşmüş. Köyün dışına çıktığında, rüzgar kulağına tatlı tatlı fısıldamış, 'Yolun açık olsun Can!' demiş. Dere şırıl şırıl şarkılar söylemiş, ona neşeli melodiler çalmış. Ağaçlar yapraklarını sallayarak Can’ı selamlamış. Can, yürüdükçe yürürmüş, gözleri hep gökyüzünde, kalbi umutla doluymuş.
Bir patikadan geçerken, yemyeşil yapraklarıyla devasa bir meşe ağacı görmüş. Ağaç, dallarını yere kadar uzatmış, sanki Can’a bir şeyler anlatmak ister gibiymiş. Can, ağacın dibine oturmuş, dinlenmeye başlamış. Meşe ağacı, hışırtılı bir sesle konuşmuş, 'Küçük Can, yıldızlar uzakta sanırsın ama aslında onlar senin içinde, kalbinde parlar. Kaybolan yıldızını arıyorsan, önce kendi kalbine bakmalısın,' demiş. Can, bu bilge sözleri dinlemiş, düşünmüş taşınmış. Belki de haklıymış ağaç. Devam etmiş yoluna.

Yolculuğu sırasında birçok canlıyla karşılaşmış. Yolda susamış bir serçeye suyundan vermiş, kanadı kırık bir kelebeği nazikçe bir çiçeğin üzerine bırakmış. Yorgun argın bir köylü teyzeye heybesindeki azığından ikram etmiş. Her iyi hareketiyle kalbinde bir sıcaklık hissetmiş. Güneş batmaya başladığında, Can kendini yüksek bir tepenin yamacında bulmuş. Buradan gökyüzü daha yakın, yıldızlar daha parlak görünüyormuş. Derin bir nefes almış, kalbinde oluşan o sıcaklığı hissetmiş.
Tam o sırada, bulutların arasından hafif bir ışık süzülmeye başlamış. Gözlerini kısarak dikkatle bakmış. Bu ışık, o kadar tanıdık, o kadar güzelmiş ki! Kaybolduğunu sandığı yıldızı, aslında hiç kaybolmamış, sadece bulutların ardına saklanmış, Can’ın onu bulmasını beklemiş. Can, yıldızın aslında bir sınav olduğunu, onu ararken kalbindeki iyiliği ve umudu bulduğunu anlamış. Yıldız, Can’ın kalbindeki sevgiyle, iyilikle tekrar ışıldamış. Can, yıldızına kavuştuğu için o kadar mutlu olmuş ki, içi içine sığmazmış. Yıldız, Can'a göz kırpmış, 'İyi kalpler her zaman en parlak yıldızdır,' dermiş gibi.

Can, kalbindeki ışıkla aydınlanmış, neşeyle köyüne geri dönmüş. Artık her gece penceresinden yıldızına bakarken, sadece gökyüzündeki bir ışığı değil, kendi kalbindeki umudu, sevgiyi ve iyiliği de görüyormuş. Bilmiş ki, en parlak yıldızlar aslında kalplerimizde saklıymış. Ve böylece Can, kayıp yıldızını ararken, kendi içindeki ışığı bulmuş. Bu da burada bitmiş, bu masalın sırrı kalbinizde saklı kalmış.