Bir varmış bir yokmuş, uzak diyarların en yeşil bahçelerinde, bambu ağaçlarının göğe değdiği, derelerin şırıl şırıl şarkı söylediği, rüzgârın ninni fısıldadığı bir yerde, Panda Puf adında pek sevimli, biraz da sakar bir panda yaşarmış. Puf, koca gövdesine rağmen kalbi pırıl pırıl, iyilik dolu bir pandaymış. Ne zaman birine yardım etmek istese, içinden bir coşku yükselir, tüm enerjisiyle işe sarılırmış. Tek kusuru, her işe hevesle atılmasına rağmen, biraz sakar olmasıymış. Adım attığı yerde çiçekler sallanır, kuyruğunu sallasa kelebekler şaşırırmış.
Bir gün, köyde büyük bir bahar şenliği hazırlığı varmış. Herkes tatlılar yapar, rengârenk süsler asar, neşeyle şarkılar söylermiş. Güneş pırıl pırıl parlar, kuşlar cıvıl cıvıl ötermiş. Puf da bu şenliğe katılmak, herkese yardım etmek istemiş. Köyün en yaşlı ninelerinden biri, elinde ağır bir bal küpüyle güçlükle yürürken, Puf hemen yanına koşmuş.
“Nineciğim, izin verin ben taşıyayım!” demiş Puf, koca kalbi iyilikle çarparak. Ninecik gülümsemiş, “Allah razı olsun evladım, şu bal dolu küpleri şenlik meydanına götürür müsün?” demiş. Puf sevinçle öne atılmış. Kocaman bir küpü sırtına almış, diğerini de patileriyle iteklemiş. Yola koyulmuş ama o da ne! Patisi minik bir taşa takılmış, takılmış da yuvarlanmış! Bal küpü devrilmiş, tatlı mı tatlı bal şarıl şarıl toprağa akmış. Puf’un yüzü bir an asılmış ama sonra balın etrafında toplanan arıları, kelebekleri görünce kocaman bir gülümseme yayılmış yüzüne. “Aaa, bakın! Arılar ve kelebekler de şenliğe katılıyor!” demiş neşeyle.

Puf, bal küpü kazasından sonra biraz mahcup ama yine de neşeyle şenlik alanına varmış. Bu sefer de rengârenk fenerleri asmak istemiş. Şenlik alanının ortasındaki en uzun ağaca tırmanmaya çalışmış. Bir merdivene binmiş, dikkatlice yukarı çıkmaya başlamış ama merdiven Puf’un ağırlığını kaldıramamış, gıcır gıcır sesler çıkarıp devrilivermiş! Puf aşağı düşerken, elindeki tüm fenerler havaya uçmuş, rüzgârın yardımıyla ağaç dallarına takılmış. Önce herkes “Eyvah!” demiş, fenerler kırıldı sanmışlar ama sonra dallarda rengârenk sallanan, pırıl pırıl parlayan fenerleri görünce “Ne güzel oldu! Ne kadar da orijinal!” diye bağırmışlar. Yıldızlar bile Puf’a göz kırpmış, “Ne kadar da yaratıcı!” demişler.

Akşam olmuş, şenlik başlamış, müzikler çalmış, köy halkı bir araya gelmiş. Köyün çocukları, Puf’un etrafına toplanmışlar. “Puf amca, bize bir oyun oynat! Lütfen!” diye yalvarmışlar. Puf da onların bu isteğini kırmamış, onlara saklambaç oynatmak istemiş. Gözlerini kocaman patileriyle kapamış, yüze kadar hızlı hızlı saymış. Ama o kadar hızlı dönmüş ki, saymayı bitirdiğinde başı dönmüş, kendi etrafında fır dönmüş, sonunda dengesini kaybedip koca bir meşe ağacının kovuğuna girmiş, sığmaya çalışırken bir patisi ve kuyruğu dışarıda kalmış. Çocuklar onu hemen bulmuş ama Puf’un bu komik haline o kadar gülmüşler ki, gülmekten karınları ağrımış, gözlerinden yaşlar gelmiş. Şenliğin en neşeli anı bu olmuş.

Köy halkı anlamış ki, Puf her ne kadar sakar olsa da, niyeti hep iyiymiş ve herkesi güldürmeyi başarmış. Onun şenliğe kattığı neşe ve kahkahalar, tüm aksaklıkları unutturmuş. Puf’un sakarlığı, aslında onun en tatlı özelliğiymiş. Artık herkes, “Şenliğe Puf da gelsin, kesin komik bir şeyler olur, hepimiz neşeleniriz!” dermiş. İşte böylece, Panda Puf’un getirdiği neşe ve sakar halleri dilden dile dolaşmış, herkesin kalbini ısıtan sıcacık bir masal olup çıkmış. Bu masal da burada bitmiş, dinleyenin gönlüne sağlık vermiş.